Amir Mümtaz ve Onun Absürt Macerası ‘3

Amir Mümtaz ve Onun Absürt Macerası[Editörün Notu: Yazının ilk bölümü olan Amir Mümtaz ve Onun Absürt Macerası ‘1 isimli paylaşımı okumak için buraya tıklayabilirsiniz.]

İzmir İl Emniyet Müdürlüğü Cinayet Büro Amirliği

Amir Mümtaz projektörün duvara yansıttığı şifreli metinin excel tablosuyla gelişigüzel yapılmış yansımasına şaşkınlıkla bakıyor, Baş komiser Ogün ve Çaylak Onur’un sorularla dolu olan bakışlarından kaçınıyordu. Baş komiser Ogün daha fazla dayanamayarak;
‘Mümtaz, bu ne demek oluyor, açıklama bekliyoruz senden.’ dedi. Çaylak Onur, Amir Mümtaz’ın suskunluğundan yola çıkarak;
‘Amirim, şaşkınlığınızı anlıyorum lakin şu an bir görevimiz var. Bu yüzden soru sormak zorundayım.’ dedi ve gözlerini Mümtaz’a dikerek;
‘Herhangi bir düşmanınız var mı?’ diye sordu.

Amir Mümtaz hemen cevap veremedi. Zira beyninin içindeki hatırlama mekanizması bunca yıllık hayatının muhasebesini yapmaya başlamıştı. Lakin bu muhasebe hiçbir sonuca varamadı. Derin bir nefes alarak;
‘Şu an için hatırladığım bir düşmanım yok.’ dedi. Zaten bu cevaptan başka mantıklı bir cevap olmadığını bilmeden söylemişti. Mümtaz tekrar duvara yansıyan şifreye baktı ve;
‘Bu iki gün öncesini gösteriyor.’ dedi ve sonra sinirine hakim olamayarak bağırdı;
‘Benim adımın ne işi var lan orada a.ına koyayım. Kim çözdü lan bu şifreyi! Oyun mu oynuyorsunuz lan bana? Bana bak Onur, eğer bu bir şakaysa s.kerim belanı!’

Amir Mümtaz tekrar duvardaki şifreye baktı, duvara yansıyan şifrenin tamamı şuydu;
CÖSOÖYB LVDVLRBSL ÇÜNBSUFŞ ŞBBU ÖOŞFLJA BNJS NVNUA DPA CÜOÜ
BORNOVA KÜÇÜKPARK CUMARTESİ SAAT ONSEKİZ AMİR MÜMTZ ÇÖZ BUNU

Çaylak Onur Mümtaz’ın küfürlerine alınmış olsa da nazik bir şekilde tebessüm ederek cevap verdi;
‘Amirim, bunu bir kitaptan yardım alarak çözdüm. Lakin elbette hata olasılığını göz önünde bulundurarak Ege Üniversitesi’nden bir şifre uzmanı çağırdık. Birazdan burada olur.’ Baş komiser Ogün daha fazla dayanamayarak;
‘Ulan Mümtaz, kırk yıl düşünsem bir katilin sana dadanacağı aklıma gelmezdi. Ya hu bakıyorum şu an sana, bir de katili düşünüp onunla empati kuruyorum. Yok ya ben katil olsam sana bulaşmazdım. Hayır olayı çözeceğinden değil, çözemeyeceğini bildiğimden bulaşmazdım.’ diyerek gülmeye başladı. Ne Onur ne de Mümtaz bu patavatsız esprisine gülmeyince Baş komiser Ogün tekrar ciddileşti. Mümtaz Onur’a bakarak;
‘Evet koçum seni dinliyorum. Anlat bakalım şu şifre olayını.’ dedi. Tam o sırada telefon çaldı. Baş komiser Ogün ahizeyi kaldırdı. Ahizeden gelen sesi kısa bir süre dinledikten sonra;
‘Tamam. Hemen yukarıya çıkarın adamı.’ dedi ve ahizeyi kapattı. Daha sonra Mümtaz ve Onur’a dönerek;
‘Adamımız geldi. Bir de o baksın bakalım.’ dedi. Çok geçmeden, içeriye memurlar eşliğinde orta yaşlı bir adam girdi. Adam başkomiser Ogün’e dönerek elini uzattı;

‘Efenim merhabalar, bendeniz Tacettin Eryürek, Ege Üniversitesi’nde Şifreleme Bilimi dersleri veriyorum. Öncelikle bu konu hakkında bana danıştığınız için teşekkür ederim. Yani insan günlük hayatın monotonluğundan sıkılıyor. Bunca yıldır kriptoloji üzerine çalışıyorum lakin hiç böyle bir şey için çağırılmamıştım. İnanın kalbim Romeo’nun Juliet’i gördüğü o ilk andaki gibi atıyor. Heyecanımı mazur görün. Sürekli ders vermekten sıkılıyor insan. Tabi bir cinayet işlenmiş, aslında bu kötü bir olay. Heyecanımı lütfen olumlu olarak görün.’ dedi ve bu uzun ve gereksiz tirattan sonra şükürler olsun ki sustu. Tacettin dillere destan tiradını attıktan sonra duvara yansıyan şifreye bakarak gülmeye başladı. Ardından;

‘Sezar şifresi.’ dedi ve devam etti;
‘Roma İmparatorluğu’nda bu şifre savaş zamanlarında yoğun olarak kullanılırdı. Lakin burada bir eksik var. Sezar şifresi genelde dört kaydırmalıdır. Yani alfabede D harfi normalde A harfine denk gelir. Burada şifreyi oluşturan kişi terse doğru tek bir harf kaydırmış. Yani C harfi B harfine denk geliyor.’ dedi ve,
‘Şifreyi kim çözdü?’ diye sordu. Çaylak Onur hemen atılıp;
‘Ben çözdüm.’ dedi.
‘Harika bir çözüm!’ diye bir nidada bulundu Tacettin ve Baş Komiser Ogün’e dönerek;
‘Onur, bu işte size benim dışımda yardımda bulunacak tek kişidir.’ dedi ve Onur’un bürodaki yerini sağlamlaştırdı. Daha sonra yine Ogün’e;
‘Mümtaz kim?’ diye sordu. Mümtaz sorunun kendisine yöneltildiğini anlayınca;
‘Benim.’ dedi sessizce. Tacettin tekrar konuşmaya başladı:
‘Seri katiller hiçbir zaman kimliklerini açıklama zahmetinde bulunmazlar. Gizlilik onlar için belki de dünyanın en önemli şeyidir. Lakin her şeyin bu evrene bir iz bıraktığı gibi onlar da evrene bir iz bırakmak isterler. İster kötü, ister iyi olsunlar her zaman bir iz vardır.’

Çaylak Onur kendinden emin bir tavırla;
‘Sadece bir cinayet işlendi. Seri katil olduğunu nereden çıkarıyorsunuz?’ diye sordu.
‘Katil açıkça ikinci cinayetin mahallini belirtmiş. Tipik cinayetler gibi değil. Türkiye’de alıştığımız cinsten aşk, töre ve sıradan bir cinayet olsaydı hemen anlaşılırdı. Katil apaçık ben buradayım diyor. Size şifre veriyor. Eğer tahminim doğruysa bu şifreden sonra bir şifreli cinayet daha olacaktır. Bunu çözmekte geç kaldık zira iki gün öncesinin tarihini veriyor. Umarım Bornova’ya ekip yollayıp araştırmalara başlamışsınızdır.’
‘Elbette lakin sadece mahalle ismi veriyor. Açık adres vermiyor. Mahallede herkese soruyoruz. Her evi didik didik arayamayacağımıza göre bekleyeceğiz.’ dedi.

Çaylak Onur;
‘Bir saniye.’ dedi ve Sör Arthur Conan Doyle’un unutulmaz karakteri Sherlock Holmes havasına girerek,
‘Bugün pazartesi. Şifreye gizlenen gün cumartesi olarak gözüküyor. Koskoca dört adam cinayet iki gün önce işlenmiş diyoruz. Ya katil önümüzdeki cumartesinden bahsediyorsa?’ diyerek cümlesini tamamladı. Başkomiser Ogün, Onur’un haklı olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak;
‘Küçükpark civarında kuş uçurtmayacağız arkadaşlar. Özellikle şu gençlerin uğrak noktası olan kafelere özen gösterelim.’ dedi.
Taceddin Eryürek kendinden emin bir tavırla;
‘Başkomiser Ogün, Komiser Mümtaz, Komiser Onur lütfen bu işe beni de dahil edin. Emin olun size çok yardımım dokunacaktır. Şunun garantisini verebilirim: Üçüncü cinayet işlenmeden bu olayı aydınlatacağım.’ diye bir çıkış yaptı. Mümtaz istifini bozmadan slayta bakıyor, Başkomiser Ogün de Onur’a cevabı sen ver gibi bir bakış atıyordu. Çok geçmeden Onur konuşmaya başladı.

‘Taceddin bey, heyecanınızı anlıyorum lakin siz de bilmelisiniz ki size sadece şifreler konusunda danışabiliriz. Akabinde katilin diğer cinayetlerde bize sunacağı şifreler bir hayli zor olabilir. Bu konuda bize yardımcı olabileceğiniz hususunda kendinize güveniyor musunuz?’ diye sordu. Taceddin Eryürek kibirli bir surat ifadesiyle;
‘Onurcuğum, çözülmeyecek tek şifre hatalı olan şifredir.’ dedi ve tüm gözlerin onayını aldığından konu kapandı.

Mümtaz, Emniyet Müdürlüğü’nden nasıl çıktığını, arabasına nasıl bindiğini ve yılların emektarı o arabayla eve nasıl geldiğini bilmiyordu. Bilinçaltına sürekli olarak yaptığı pratiklerle zorla öğrettiği araba sürme eyleminin farkında olmadan ilerlediği yolda, aklı da sürekli olarak şifrede ve cinayetin işleneceği mahaldeydi. Neyse ki; Mümtaz’ın hayatındaki tek sorun bu değildi. Biraz sonra gireceği evde onu bekleyen, Osmanlı İmparatorluğu’nun en karizmatik döneminde, Kanuni’nin biricik aşkı olan Hürrem Sultan’ın politik kafasının üç katına sahip olan Avize hanım vardı. Mümtaz anahtarını çıkarıp kapıyı açacaktı ki Avize birden kapıyı açtı. Önce Mümtaz’ın suratına daha sonra da ellerine baktı ve;

‘Mümtaz nerede süt, ben sana demedim mi gelirken süt getir diye? Hayır ben anlamıyorum. Canımı dişime takıyorum. Bak şu ellerime klorak kokuyor. Sabahtan beri ev temizliği yapıyorum. Bir yorgunluk çayı içeyim dedim, içine bir süt katayım dedim ama yook, bizim Mümtaz yine nerelerde eğlendiyse unutmuş. Canıma tak etti artık.’ diye bağırdı ve Mümtaz’ın bir şey söylemesine fırsat vermeden kapıyı yüzüne kapattı. Mümtaz, anahtarı olmasına rağmen eve girmek istemedi. Eğer girerse zaten stresli olan haline iki kat stres daha ekleyecekti. Bu yüzden Onur’u aradı. Onur hemen cevap verdi:

‘Efendim amirim.’
‘Onur müsait misin koçum? Hemen gelip beni al. Seni bir yere götüreceğim.’ dedi.
‘Kokoreç söyledim amirim, yiyip geliyorum hemen.’ diye cevap verdi Onur. Mümtaz sinirlenerek;
‘Ya bırak şimdi kokoreç mokoreç uğraşma. İptal ettir siparişi. Ben arabayı burada bırakacağım. Hemen gel. Bizim evin önündeyim.’ diye bağırdı. Onur çaresizce;
‘Emredersiniz amirim.’ dedi.

On beş dakika sonra Onur gelmişti. Mümtaz hızlıca arabaya binip, Onur’a Kordon’a sürmesini söyledi. Arabayı profesyonel hamlelerle kontrol eden Onur, aslında içinde tükenmek bilmeyen bir soru eylemini barındırıyordu. Amirine neler olup bittiğini sormasını söyleyen bu dürtüyü bastırıp, nasıl olsa gittikleri yerde Mümtaz’ın bülbül gibi şakıyacağı olasılığına bağlamıştı. Öyle de oldu. Amir Mümtaz, İzmir Palas Oteli’nin altında yaklaşık otuz yıldır hüküm süren bir işletme olan Deniz Restoran’ın önünde Onur’a durmasını söyledi. Çok geçmeden arabanın yanına yanaşan elemanlar arabayı alıp götürdüler. Restoran çalışanları Amir Mümtaz ve çaylağını kapıda karşıladı ve onlara şöyle deniz manzaralı güzel bir yer ayarladılar. Oturdukları masaya, balık mücveri, deniz börülcesi, haydari, çimçim, ezme, humus ve ballı cevizli bir meyve tabağı getirdiler. Hemen ardından bir otuz beşlik rakı ve iki kadeh getirdiler. Belli ki Onur yola çıkmadan önce Mümtaz işletmeyi arayıp her şeyi ayarlatmıştı. İlk kadehi Mümtaz garsonun hunharca ısrarına rağmen kendi doldurdu. Hiçbir meze takviyesi olmadan bir kerede diyerek önce kadehleri tokuşturup, sonra bir kereliğine kadehin tabanını masaya vurmak suretiyle kafaya diktiler. Onur içinden oh be der gibi boş kadehi masaya bırakıp, diğer kadehlerin sakiliğini kendi yaptı. Mümtaz ikinci kadehten küçük bir yudum aldıktan sonra önce ağzına bir parça çimçim attı ve daha sonra şakımaya başladı.

‘Ulan Onur, dünyanın neresine gidersen git, şu gördüğün manzarayı ve şu kadehten yudumladığın rakının hazzını hiçbir egzotik yerde bulamazsın. Şuna baksana koçum bee. Akıyor a.ına kodumun.’
‘Kesinlikle öyle amirim.’
‘Dünya bok çuvalı gibi lan! Ayağımızı bastığımız yer boka bulanıyor. Baksana şu olaya. Memur hayatım boyunca hiçbir başarıya imza atmamama rağmen itin biri çıkıyor, bir şifreye adımı gizliyor, onu da harf hatasıyla yapıyor. Şaka mı lan bu? Ya hu tüm bunları geçtim, insan öldürüyor lan bu herif. İnsan öldürüyor lan! İnsan öldürmek koçum ya! Kaldıramıyorum a.ına koyayım.’
‘Kendini suçlama amirim.’ dedi Onur sessizce.
‘Nasıl suçlamayayım lan! Dünya diyorum, Dünya böyle diyorum. Ezelden beri böyle diyorum ama olmuyor. İnsan ölüyor lan, İnsan!’ diye çıkış yaptı Mümtaz. Onur, tüm dünyanın ebedi geçmişini hesaba katarak,
‘Amirim, Habil ile Kabil hikayesini bilirsin. Kardeş kardeşi öldürür. Tüm cinayet fikrinin temelinde aslında bu yatar. Bize en yakın olanımız, bizim en çok korktuğumuz cinayeti işler. Dünya böyle işte. En büyük hasarı en yakınımızdan görürüz nedense. Aşkta bile böyledir. Kaybetmeyeceğimizi sandığımız kadınlar, bize en büyük yarayı vururlar. Bu hep böyle olmuştur. Nedenini bilmiyorum ama hep böyle olmuştur.’

Mümtaz ve Onur üçüncü kadehleri birbirine tokuşturdular, birer yudum alıp, ellerindeki çatalların ucuyla birbirlerine rekabet etmeyen mezelerden birer parça ağızlarına götürürken, Kordon’un meşhur falcı kadınlarından biri onlara yüzünü göstermeden önlerine bir gül atıp gitti. Öyle hızlı olmuştu ki ne Onur ne de Mümtaz bir şey anlamamıştı. Mümtaz dördüncü kadehi doldururken Onur gülün kenarına iliştirilmiş notu fark etti. İkisi göz göze geldiler. Onur yavaşça notu açtı ve hayretini gizleyemedi. Hemen ardından ağzından dökülen şu kelimeler bir cümleyi oluşturdu:
‘Amirim, Küçükpark’ta bir İngiliz evinde ölü bulunmuş’…

Devam Edecek…

Tuncay Ünaydın