Bekliyoruz

BekliyoruzGece saat 02:10, tansiyonum 15/8, nabzım 80 ya da 90, kalbim eski metal köstekli saat gibi durdu duracak, ruhum dar bir sokak gibi. Dokunsalar da ağlasam kirli, tek yataklı penceresiz, lambasız odamda. Dokunan yok ki gözümdeki teri atsam, tansiyonum düşse…

Kalbim, nabzım normal olsa; ağlasam ağlasam bitmez. 56 buçuk gün oldu ölüp ölüp dirilmek. Birine sarılmak, birine ağlamak, 56 buçuk gün oldu, güneşi, ayı görmeden uyumak. Karanlıkta ölüp uyanmak, zor geldi düşüncesi temiz adama. Zor geldi ruhu aydınlık adama… Kalbi, nabzı normal olan adama zor geldi. Güneşi, ayı tatmadan her gün boğularak ölen adama uyanmak da zor geldi.

57. oldu ya, saat durdu ya gece çöktü; içerisi de beni yakar dışarısı da beni yakar dostlarım. Duvarlardaki derin çizgiler takvim yaprakları gibiydi adeta. Bitmek bilmeyen günlerimi paslı çivilerle iz bırakıp bırakıp, günlerimi öyle sayıyordum. Sabah güneşinin habercisi olan saatime bakıp çizgimi peşin peşin delik deşik ediyordum, bir an önce bitse de bir sonraki göremediğim günümün güneşi doğsa; çünkü gecelerin ve benim saatlerle pek aramız yoktur, geçmek bilmezdi.

Herhalde düşüncelerim birilerinin canını almıştı. Dile kolay 4 sene 2 ay yemiştim; yasaklı düşüncelerimi dilime doladığım için değilde, kasten adam öldürme suçundan yargılanıyor gibiydim. Hakimin sevgilisiyle güzel bir akşam yemeği geçirmenin heyecanı ve aceleci tavırları vardı. Cezayı ayak üstü kesip gitmişti. Konuşmak için sıra gelmedi ne avukata ne de bana. Gerçi konuştuğum için buradaydım da; orası da ayrı konu… Düşünce özgürlüğünün çatısı altında yaşayıp da özgürce söylemediklerim vardı ya; onlar da bedenimin bir köşesinde saklı duruyordu.

Yaşadığım, gördüğüm ne varsa vicdanımın yanına almıştım. Hem yazıyor hem de sövüyordum; boş sebepler yüzünden yüzlerce insanı katleden canilere, ana avrat selam yolluyordum kalemimle. Burada da karışamazlar ya yazdıklarıma, söylediklerime, kalemime, kağıdıma, … kime, neye, nasıl yazacağıma, söveceğime! Bir ben mani olabilirdim.

İnsanın fikri neyse zikri de odur derler ya tam da öyleydim… Vicdanım, kalemim konuştukça kendime yanmayı bırakmıştım. Ne kirli yatağıma ne de penceresiz karanlık odama şikayet etmiyordum. Kirli olan o kadar şey vardı ki yatak tertemiz kalırdı.

Farklı biri olduğumu 16 yaşındayken; günden güne ölen yüzlerce masum insanı yok ettiklerinde sebep olanları vicdanımda asmak için yemin ettiğim gün anladım. Bu, beni ben yapmıştı. Bedenim ruhuma şık gelmişti. Kalbimin, vicdanımın, beynimin göz kapakları daha çok açılmıştı. Bedenime yakışmayan 3 maymun rolünü de beceremezdim… Hep gördüm, hep duydum, hep de bildim. Ve çok da yandım…

Bu 5 parmağım kopsa da herkes aynı adalet suyundan içse. Herkes aynı kervanda ilerlese. Ne su ne çeşme ne de kervan yüklü adaletler kaldı. İnsan gibi yaşamak yaşatmak için kimler neler vermezdi ki… Evlat acısını çeken anne evladından başka her şeyi vermeye hazırdı. Kardeşini, ömrünü, canını kaybeden ben; insan gibi yaşamak için hep hazırdım. Anasını, babasını kaybeden evlat neleri vermezdi ki!

Hep hazırdık… Ölü bedenlerle mezarları süslemekten zevk alanları, adaletin derin okyanusunda boğulmaları için yana yana BEKLİYORduk…

Ercan Doğaç