Bu Ağaç İkimizin

Bu Ağaç İkimizinAh’lar ağacı* altındayız
Sen de yanımdasın ama onlar seni görmüyor, kimse görmüyor seni
Biz konuşuyoruz seninle kimseye aldırmadan
Sen bir şey anlatıyorsun ikimiz de gülüyoruz, ağzımız kulaklarımızda
Her zaman konuştuğumuz şeylere benzemiyor bu seferki

Ah’lar ağacı koyduk adını bu ağaç ikimizin
Bunu da bilmeyecekler, sadece ikimiz bileceğiz ve yetecek bu bize
Sonra tıpkı bu fotoğraftaki gibi hayran hayran izleyeceğim seni
Bu sürekli böyle devam edecek; sen, ben ve ah’lar ağacı
Kimde ne kadar ah’ımız varsa bu ağaca anlattık seninle
Anlatmaya da devam ederiz yaşam bizi sürükleyip götürmedikçe ölüme
Bizi bıkmadan dinleyecek bir bu ağaç var birbirimizden başka

Seninle başka bir şehirde yaşamayı dilerdim
Bu şehir beni çok yoruyor, seni de öyle biliyorum
Sürekli, fotoğraf çekilirken başını bir yerlere yaslama isteğin
Ve durup dururken iç çekişin de bundan, yorgunluktan
Bir şarkı söylenirken, bir şiir okunurken dalıp gidişin
Kaç kez gördüysem seni böyle, içimde onlarca bıçak yarası hissettim
Tarifi zor, keskin bir acı bu, hissetmişsindir illaki sen de
Hissetmemiş olmanı dilerdim her acı gibi bunu da
En yorgun olduğun zamanlarda seni dinlendirebilmeyi ne çok istedim bir bilsen
Dünyadan sıkıldığında sığınmak istediğin bir kovuk olmayı
Seni dinlendirsin diye okumak istediğin bir kitap olmayı sonra
Seslerden sıkıldığında bile yine de duymak istediğin o ses, dinlemekten vazgeçemeyeceğin o şarkı olmayı
Hastaysam adı sen hastalığımın, iyileşmek istemiyorum.

Biraz da vedalar büyüttü bizi böyle, hep veda ettik insanlara
Uğurlananı olmadık hayatın, insanların
Senin yüzünde yılların yorgunluğu var, vedalar omzuna yüklenmiş hep
Elleri yüreğini tıkamış, sesin bu yüzden çıkmıyor
Sahi, kaç yaşında kaybetmeye başladın en sevdiklerini?
Ben on dört yaşındaydım sanırım
Git gide unutuyorum hangi yaşımda neleri ve kimleri kaybettiğimi
O gün kayboldum ben de; işte bunu hiç unutmuyorum.
İnsanın kendini bulması için önce kaybolması gerekirmiş, bir yerde duymuştum
Birisi de bana “Buldun sen kendini, ondan bu sancın” ** demişti, iyi hatırlıyorum
Kaybolduğumu çok iyi biliyorum da bulduğumdan pek emin değilim
Zaten, bugüne kadar kendimle ilgili pek bir şeyden de emin olmadım mutsuzluk ve umutsuzluk dışında
Kim bilir hayatın kaç yenilgisine daha gebeyim
Oysa, mutluluk ve umut doğuran bir anne olmayı dilerdim
Şiirlerim çiçek açsın isterdim sonra, okuduğunda kuş sesleri duymasını okuyanın
Kuru dallarını kurtların kemirdiği şiirlerimin koca bir sessizliği var; içi yara dolu, kulakları sağır şimdi
Bense yine ah’lar ağacı altındayım, yanımda sen
Kuru laf kalabalığından ve insanlardan uzakta, tarifsiz bir huzurla oturuyoruz hiç konuşmadan

Ah’lar ağacı altındayız, mevsim sonbahar
Bin ah’ımızdan biri bu mevsimde kalacak biri insanlarda, bini zaten bu ağaçta gizli
Onlar gelip zift akıyor sanacak ağaçtan ama ah’larımıza ağlıyor, bilmeyecekler
Bu ağaç ikimizin, adını ah’lar ağacı koyduğumuz günden beri bizi dinliyor bıkmadan, dinleyecek de
Eylül geldi kara bulutları peşinde getirdi
Biraz daha soğuklarda başlayacak ve biz yine ah’lar ağacı altında olacağız
Bu sefer sonbahar şiirleri okuyup, sonbahar şarkıları söyleyeceğiz
İçimizde durmadan körüklenen bu ateşle baharı bekleyeceğiz, mucizelerini sunsun diye
Her şey eskiyecek, zaman, mekan ve insanlar
Bir biz eskimeyeceğiz seninle bir de bu ah’lar ağacı
Bir gün yok oluruz belki ama anılarımız kalır bu ağaç altında
Buradan her geçen en az bir kere bakıp bizi görür, sesimizi duyar, kahkahalarımızı ya da ağlamalarımızı
İçlerinden geçirirler bir kez daha;
Baksana, ne de güzel oturuyorlar
ah’lar ağacı altında…

Şüheda Bektaş

* Didem Madak
** HS