Çakıl Taşı

Çakıl TaşıBürodan çıkarken çok farklı duygular içindeydi. Çünkü iş başvurusu kabul edilmişti. Armatör Muzaffer Bey rahmetli babasının hatırına, ona uygun bir iş bulup, bir kuru yük gemisinde kamarot olarak çalışmasını kabul etmişti. Geminin seferi tam da okulun yaz tatiline uygun olacaktı.

Bürodaki müdür yardımcısının anlattığına göre, gemi Bodrum Güllük limanından yüklediği feldispat denilen maden cevherini Florida’nın Tampa limanına boşalttıktan sonra, dönüşte Honduras’tan alacağı kurşun konsantresini Rotterdam’a götürecekti. Son olarak oradan yüklenecek kağıt hamuru ile de İstanbul’a dönecekti. Bu sefer için iki buçuk ay öngörülüyordu ki, dönüş tarihi tam da okulun açılmasından bir hafta öncesine denk geliyordu. Çok sevinçliydi.

Küçük bir sahil kasabasında doğmuştu. Üniversiteyi kazanana değin, herkesin herkesi tanıdığı, bu kapalı çevrenin pek dışına çıkmamıştı. Çok çalışkan ve gayretli bir öğrenciydi, zaten çalışkan olmaktan başka bir seçeneği de yoktu. Babasını kaybettikten sonra annesinin dul maaşıyla ve dedesinden nadiren gelen ufak tefek desteklerle hayata tutunmaya çalışıyorlardı. Babasından dişe dokunur bir maddiyat da kalmamıştı, neyse ki bugün babasının adı çok işe yaramıştı. Muzaffer Bey, sağolsun zaman zaman yanında tayfa olarak çalışan babasının hatırına, ona bu geçici işi ayarlamıştı.

Yol hazırlıklarını ve bazı yasal işlemleri tamamlamak bir hafta kadar zaman aldı. Çok heyecanlıydı çünkü ilk kez bir gemi ile uzun yol seferine çıkacak, hiç denemediği bir işi yapacaktı. Aynı zamanda bu onun ilk yurtdışı seyahati olacak, yeni ülkelerle tanışacaktı. Fakat bütün bu ilkler dışında asıl önemli bir başka nokta da onun için oldukça hatırı sayılır bir para kazanacak olmasıydı.

Çalışkanlığı ve gayreti sonunda ülkenin en ünlü üniversitelerinden birini kazanmıştı. Aldığı yüksek puanla orada burslu okuyan çok az sayıdaki parlak öğrenciden biriydi. Ne var ki İstanbul’daki yaşam oldukça pahalı idi ve aldığı burs İstanbul’daki yaşamı için yeterli olmuyordu. Okuldaki arkadaşlarının çoğu ekonomik durumu iyi olan ve büyük şehirlerden gelen ailelerin çocuklarıydı. O ise yaz tatilinde çalışarak, yaşamını sürdürebilecek bir kazanç elde etmek zorundaydı.

Gemi haziran sonunda Güllük’ten denize açıldı.

Gemide kaptan, ikinci ve üçüncü kaptandan sonra, çarkçıbaşı denilen bir baş mühendis, ikinci ve üçüncü mühendis, bir yağcı, üç tayfa ve aşçı ile birlikte toplam on bir mürettebat bulunuyordu. Gemideki görevi aşçıya yardım etmek, yemekleri servis etmek ve bulaşıkları yıkamaktı. Bir diğer görevi de günde iki kez çay servisi yapmaktı. Bütün bunları yapmak onun için hiç de zor olmadı fakat denizdeki yaşamı önceleri çok yadırgadı. İlk günler birkaç kez midesi bulanıp kustuysa da, daha sonra alıştı. Kara ile ilgiyi tamamen kesip, devamlı o uçsuz bucaksız maviye bakmak tanımadığı tuhaf bir duyguydu. Akdeniz’de iken zaman zaman uzaklardan geçen gemileri gördüğü oluyordu fakat dördüncü gün Cebelitarık’tan çıktıktan sonra, okyanusta ufukta günlerce ne bir gemi, ne de başka bir kıpırtı görmeden günlerce yol aldıkları oluyordu.

Zaman zaman güverteden Atlantik’e bakıp farklı bir şeyler keşfetmeye çalışıyordu ama o sonsuz maviliğin dışında hiçbir şey görünmüyordu. Tabii burada albatrosların ve yunusların hakkını yememek lazım. Albatroslar açık denizlerin sahibidir. Onlar okyanuslarda yaşar, orada avlanır, hatta suda uyurlar. Beyaz gövdeli bu albatrosların, gri-siyah kanatları bazen dört metreyi bulur. Uzun süre kanat çırpmadan, gemiye paralel süzülebilirler. İşte bu albatroslar denizcilerin en sadık yol arkadaşlarıdır.

Yunuslara gelince, bu sevimli hayvanlar da bir diğer eğlence kaynağıdır. Onlar da zaman zaman gemilerle yarışırlar. Geminin baş tarafına çıkıp bu yarışçı yunusları izlemek bayağı keyifli olur. Bir yerlerde, gemilerle yaptığı yarışı kazanamayan yunusların intihar ettiğini, kaptanların yunusların canlarına kıymaması için, hızlarını kesip, bu yarışı kaybetmeye razı olduklarını okumuştu, bilmem aslı var mıydı?

Günler akıp geçiyordu. İşine de, gemi yaşamına da alışıyordu. Gemi çalışanlarıyla bir aile gibi olmuşlardı. Devamlı denizde olup da, o hiç değişmeyen yaşama uyum sağlayınca insan zaman kavramını yitiriyordu. Bir önceki günle bir sonraki tıpatıp aynı olunca adeta günler de birbirine karışıyordu.

On beşinci günden sonra uzaklarda tek tük yelkenli yatlar görülmeye başlandı, demek ki yeni dünyaya yaklaşılmış olmalıydı. Gerçekten de birkaç gün sonra kara göründü. Tampa’nın gökdelenleri uzaklardan gemiyi selamlıyorlardı. Derken gemi hayli yoğun deniz trafiği içinde limana yanaştı.

Yük limana indirilirken, kaptan izin verdi. Ertesi sabah yola çıkacaklardı. Tampa’yı dolaşmak için akşama kadar zamanı vardı. Amerika’daki her şey ona kendi ülkesine göre çok farklı göründü. Yollar çok geniş, araçlar da oldukça büyüktü. Gökdelenler şehir merkezinde öbeklenmişlerdi, merkezden uzaklaştıkça yüksek binalar, yerlerini bakımlı bahçeler içindeki müstakil evlere bırakıyorlardı. Çevrenin yemyeşil oluşu onu en çok etkileyen şey oldu. Nüfusun hemen yarısının ya zenci ya da latin oluşuna bayağı şaşırdı. Ufak tefek bir alış verişten sonra, akşama doğru gemiye döndü.

Ertesi sabah gemi tekrar yol aldı. Meksika Körfezi’ndeki iki günlük bir yolculuktan sonra Honduras’a ulaştılar. Kaptan burada da yükleme süresince yine izin verdi. Burası çok güzel bir doğaya sahip ama çok fakir bir ülke idi. Burada ne Tampa’nın gökdelenlerine, ne de oradaki görkemli otobanlara rastlamak mümkün değildi. Mayaların devamı olan halkı İspanyolca konuşuyordu, zenci çok azdı. Biraz şehir merkezinde dolaştı, papaya, mango, ananas gibi tanımadığı tropikal meyveleri tattı. Akşama gemiye döndü.

Gemi sabaha karşı yola çıktı. Artık dönüşe geçmişlerdi. Hesap etti, yola çıkalı üç haftadan fazla bir süre geçmişti ama bir epey alışmıştı, hem işine, hem de gemi personeline. Öte yandan evini ve geride bıraktıklarını da özlemeye başladığını farketti.

Meksika Körfezi’nde yol alıyorlardı. Çay servisi yaptığında çarkçıbaşı ile ikinci mühendisin bir konuyu hararetle tartıştıklarına tanık oldu, onları hiç alışık olmadığı şekilde biraz panikte ve telaşlı buldu. Kullandıkları teknik tabirleri anlamıyordu. Bir şey de soramadı. Konuşulanlardan sadece iki kelimeyi aklında tutabildi: “Saplama kesildi!”

Merakla aşçıya gitti. Aşçı Hüseyin abi yıllardır gemilerde çalışan orta yaşlı bir Karadenizli idi. Onun anlattığına göre, gemide zaman içinde, sarsıntıya bağlı olarak, pervaneyi, geminin gövdesine bağlayan ve “saplama” denilen metal aksam çatlayabiliyormuş. Bu da geminin sağlıklı bir şekilde yol almasına izin vermeyen ciddi bir sorunmuş ve acil tedbir almayı gerektirirmiş, sorun ilerlerse geminin koskoca okyanusun ortasında hareketsiz kalması bile mümkünmüş.

Gergin saatler uzun sürmedi. Kaptan kararını açıkladı: “En yakın limana çıkmak zorundayız.” Sonra da ilave etti: “Bir tornacıda yeni saplama yaptırtmamız gerekiyor.”

Karayipler’deydiler ve en yakın ada Cayman adası idi! Neyse ki oraya ulaşmak çok zaman almayacaktı. Gerçekten de birkaç saat sonra George Town’a ulaşmışlardı.

Teknik personel tornacı ararken, kaptan diğer çalışanlara yine izin verdi. Bu hesapta olmayan bir kısa tatil anlamına geliyordu. Burası tüm ada nüfusu orta karar bir Anadolu kasabası kadar olan, İngiltere’nin sömürgesi bir devletçikti.

Doğa cennet gibi, her taraf yemyeşildi. Daha önce hiçbir yerde görmediği ateş ağaçları, ağacın gövdesini kırmızı bir şemsiye gibi kaplıyordu. Her tarafta Hindistan cevizi ağaçları vardı. İstarliçeler boyunu aşıyor, her tarafta isimlerini bilmediği, geniş yapraklı bitkiler göklere yükseliyordu. Deniz son derece temizdi. Burada mavinin bilmem kaç tonunu görmek mümkündü. Ufuktaki en uzaktaki lacivert şerit, yaklaştıkça koyu mavi, mavi ve kıyıda turkuvaz bir renk alıyordu. Deniz bu haliyle son derece davetkar görünüyordu. Sahilde bembeyaz ve çok ince bir kum, göz alabildiğince uzanıyordu. Tek bir taş bile yoktu. Dayanamadı. Kendini sulara teslim etti. Deniz uzaklarda çarşaf gibi olmasına rağmen, kendi olduğu yerde hafif hafif kıpırdıyordu, tabanı sanki bir halı gibiydi. Kendini adeta bir akvaryumda yüzer gibi hissediyordu. Uzun süre yüzdü. Sonra kumlara uzanıp dinlendi.

Gemiye döndüğünde adada tornacı bulduklarını ama çatlayan saplamanın yapılmasının ancak yarına mümkün olabileceğini öğrendi. Bu zoraki tatilin bir gün daha uzadığı anlamına geliyordu. Bu hiç de kötü bir haber değildi. Ertesi gün adres belliydi; kendisini yine o turkuvaz dünyanın kollarına teslim etti. Yüzdü, yüzdü, dinlendi. Sonra tekrar yüzdü. Derken, o da ne? Ayağına ilk kez bir taş takıldı. Şaşırmıştı, daldı ve taşı çıkarttı.

Bu kestaneden biraz daha büyük, yassı bir çakıl taşıydı. Biraz dikkatle bakınca, bunun bildiği sıradan çakıl taşlarından değişik olduğunu farketti. İlk dikkati çeken bu taşın üzerinde çok sayıda gözenek bulunması idi. Rengi bembeyazdı, çok temiz görünüyordu. Dalgaların hareketiyle deniz dibine sürtünmekten bu görünümü aldığını düşündü.

Taşın üzeri adeta minyatür bir bal peteği görünümündeydi. Oldukça hafifti. Bir an bu taşın kaç yaşında olabileceğini düşündü. Şimdi sahilde oturup, elinde tuttuğu bu taşı acaba daha önce hiçbir insanoğlu eline almış mıydı? “Sanmam” diye mırıldandı. Sonra rahmetli babasının söylediği eski bir şarkıyı hatırladı: “Maziyi nasıl taşlara çizmişse denizler…” Şarkının diğer mısralarını hatırlamaya çalıştı ama çıkartamadı. İşte bu taş, tam da o şarkının söz ettiği taştı ve doğa aynen o şarkıdaki gibi zamanı bu küçük çakıl taşına işlemişti. Nasıl? Gözenekler, gözenekler ve gözenekler açarak. Bir ara bu küçücük gözenekleri saymayı denedi. Tırnak kadar bir alanda 36 tane gözenek saydı. Sonra kendi kendine güldü: “Deli miyim ben?”

Avucunda tuttuğu taşı birkaç kez daha çevirdi, sonra dudaklarından iki kelime döküldü: “Çok özel.” Bu çok özel taş artık onun taşıydı. Şüphesiz ki dünyada milyonlarca çakıl taşı vardı ama bu taşın bir eşi yoktu ve bu bir başka eşi olmayan taşa sadece o sahipti. Ne geminin kaptanının, ne bu geminin sahibinin hatta ne de çok daha zengin birinin böyle bir taşı yoktu çünkü o taş tekti ve sadece ona aitti. Buna bayağı sevindi.

Sonra bir kez daha yineledi: Çok özel. İşte bu son “çok özel” onu Karayipler’deki bu minicik adadan aldı, çok uzaklara, İstanbul’daki bir başka çok özele götürdü: Tijen’e.

Tijen bir okul arkadaşıydı. İstanbul’da doğup, büyümüş, varlıklı bir ailenin kızıydı. Ona karşı çok farklı duyguları vardı. Ne zaman onu görse içinde hep ılık ılık bir şeyler kıpırdamaya başlardı. Tijen’in bakışlarından, kendisine karşı olan davranışlarından sanki onun da benzer duyguları olduğunu düşünürdü ya da öyle olmasını ümit ederdi ama her şey çok flu, çok belirsizdi. Kendinde bu duygularını Tijen’le paylaşacak cesareti hiçbir zaman bulamamıştı. Hep Tijen’e daha yakın olmayı istemişti. Gerçi arkadaş gruplarında, zaman zaman birlikte çeşitli etkinliklere katılıp, beraber olmuşlardı ama onun istediği bu değildi. Ne var ki Tijen’e daha yakın hatta baş başa olabilmeyi sadece olası rastlantılara bırakmıştı, bunlar da yazık ki çok nadir ortaya çıkıyordu. Zaten o rastlantılarda da ona açılacak gücü hiçbir zaman kendinde bulamamıştı.

Gemi ertesi sabah yol aldı. Tabii o çok özel taşla. Şimdiki rota Rotterdam’dı. Bu yine denizde geçecek günler, haftalar demekti ama artık buna alışmış sayılırdı. Yine o sonsuz mavilik, yine albatroslar, yine yunuslar ve o monoton yolculuk. Hayır hayır artık yolculuk hiç de monoton sayılmazdı. Çünkü onun çok özel bir çakıl taşı vardı ve o taş onu çok özel başka birine götürüyordu.

Sahi o çok özel taşı, o çok özel Tijen’e verse, onu anlar mıydı? Ona dese ki: “Bak bu çok özel bir taş. Zaman asırları bu taşa oymuş. Bu taşın dünyada bir eşi yok, o çok özel! Senin de bir eşin yok. Ve ben işte bu çok özel taşı, dünyanın öbür ucundan, benim için çok özel birine, sana getirdim” dese, Tijen onu ne kadar sevdiğini anlar mıydı acaba? Bilmem, belki anlardı ama o bunları böyle söyleyemezdi ki. İyisi mi çok kısaca şöyle demeliydi: “Çok özel bir çakıl taşı. Sana getirdim.” Bu da çok kısa oldu ama acaba “Sen de çok özelsin” diye ilave edebilir miydi? Bilmem. Böyle süslü laflar etmeyi hiç beceremezdi. Kapalı bir çevrede yetişmişti, şimdiye kadar hiçbir kıza açılmayı denememişti, zaten böyle duyguları hiçbir kıza karşı beslememişti ki.

Gemi yol alıyordu. Günler günleri kovaladı. Yine günleri karıştırdı ama onun gündemi hiç değişmedi. Onun gündemi malumdu; bir özelden, bir özele götürdüğü armağan. Belki bu armağan o gizli kilidi açan, sihirli bir anahtar olacaktı. Belki Tijen bu çakıl taşı sayesinde onu ne kadar sevdiğini anlayacaktı. Dönüş yolu kısaldıkça heyecanı artıyordu. Çünkü bu gemi onu Tijen’e götürüyordu. Okulun açılmasına da çok az zaman kalmıştı.

Rotterdam’da yükün indirilmesi, sonra da kağıt hamurunun yüklenmesi üç gün sürdü. Dördüncü gün rotayı İstanbul’a çevirdiler.

Nihayet bir eylül sabahı İstanbul’a ulaştılar. Gemi personeli ile öpüşüp, helalleşip vedalaştı. İlk otobüsle o küçük sahil kasabasına gitti, annesiyle hasret giderdi. Kazandığı parayı anasının avucuna bıraktı ve ilave etti: “İhtiyaç oldukça senden isterim.” Birkaç gün sonra da İstanbul’a döndü.

Üniversitenin ilk gününde herkeste bir heyecan ve koşuşturmaca vardı. Yeni sınıflar, değişen ders programları, yeni laboratuvarların yerleri… vs. Ama gençlerin arasındaki gündem doğal olarak tatil anıları idi. Gözü Tijen’i aradı ama göremedi, belki farklı bir sınıfta olduğunu düşündü. Yanılmamıştı, gerçekten de akşamüstü ders çıkışı onu uzaktan görünce bayağı heyecanlandı. Soluk alışları değişti. Eli farkında olmadan cebindeki çakıl taşına gitti. Ana binadan çıkmış, kampüste okulun giriş kapısına doğru yürüyordu. Arkasından seslendi. Tijen döndü, sarılıp öpüştüler. Hal hatır sormadan sonra Tijen’e tatilin nasıl geçtiğini sordu.

– Nasıl olacak her zamanki rutin işte. Yine Bodrum’da yazlıktaydık, deniz, tekne falan… Sonra da yazlık komşularını, akşam eğlencelerini, beachleri, diskoları falan anlattı.

Kampüste yürürken yavaş yavaş otoparka yaklaşıyorlardı. Tijen sordu: “Peki senin yazın nasıl geçti bakalım?”

– Ben Florida’ya Tampa’ya gittim, sonra da Karayipler’de küçük bir adaya… Devam edemedi. Tijen alaylı bir bakışla sözünü kesti:

– Vayy beyim! Demek artık Amerika’larda, Karayipler’de geziyoruz, vay vay vay.

– Yok be Tijen, bizimkisi gezmek falan değil ki, ekmek parası. Bir yük gemisinde kamarotluk yaptım.

O sırada otoparka ulaşmışlardı. Elini cebine attı. Çakıl taşını çıkardı.

– Bu bir çakıl taşı.

Tijen avucundaki taşa kayıtsız bir bakış fırlattı.

Yutkundu. “Karayipler…” dedi. Sesi titremeye başladı, “Yani çok özel…” dedi. Sonra “Sen de çok özelsin” diyecekti. “Senin için getirdim” diyecekti. Belki cesaret bulup…

Diyemedi.

Otoparkta arabasını çalıştıran Oytun, camı indirip sesleniyordu:

– Tijen seni de bırakmamı ister misin? Tijen “Tamam” deyip, Oytun’a seyirtti. Arabaya binerken geriye dönüp, “İstersen sen de gel” dedi.

Başını sallayıp, “Benim yolum o tarafa değil” dedi.

Uzaklaştılar.

Avucundaki taşı sımsıkı tutuyordu. Taşı o kadar sıkmıştı ki, parmağının zedelendiğini farketmedi bile. Kampüsün girişine kadar yürüdü. Karşıya geçmek için kendini caddeye attı. Trafik keşmekeşinde bir araba neredeyse çarpıyordu, şoför sunturlu bir küfür patlattı. Duymadı bile.

Aradaki çitlerin üzerinden zıplayıp, deniz kenarına ulaştı. Deniz kenarında kağıt helvacıların, süt mısır satıcıların arasından sıyrılıp sakin bir bank buldu. Elindeki çakıl taşını hala sımsıkı tutuyordu.

Gözü ufuklara kilitlendi. Dakikalarca baktı, orada bir yük gemisi aradı; umutlarıyla yüklü. Görünen hiçbir gemi yoktu.

Dayanamadı. Ayağa kalktı, elindeki çakıl taşını gücünün yettiği, denizin en uzak yerine fırlattı.

Ümit Evran