Delikanlı Gibi…

Delikanlı Gibi...İnsan ne zaman yorulur? Ne zaman yaşamak yük olur? Elini bile kaldıracak dermanı olmadığı zamanlarda, neyi kaybeder yüreğinde, ne eksilir, nedir onu terk edip giden? Bazen kendimizi öyle güçsüz, öyle halsiz hissederiz ki, içimizde eskiden olup da, şimdi olmayan, çekip giden şeyin ne olduğunu anlamaya çalışırız…

Her sabah uyanmanın bile yüke dönüştüğü, bunalımlı ruh halinin üzerimize çöktüğü, hiç bir şeyin bizi eskisi kadar heyecanlandırmadığı, depresyonun içimizi kapladığı zamanlarda sorup dururuz kendimize, ‘niye böyleyim’ diye… Beni terk edip giden neydi? Bu davetsiz ve sevimsiz misafir de kim? Nereye gitti enerjim, coşkum ve sevincim… Neden eskisi kadar mutlu olamıyorum… Ya sebepsiz mutluluklarım… Onlar nereye gitti?

Yaşama sevinci, her ne kadar yaşadığımız olaylardan ve başımıza gelenlerden etkilense de, aslında kendi içimizde ürettiğimiz bir enerjidir. Bu ise, çoğu zaman hayata bakış açımız, olaylara getirdiğimiz yorumlarımız ve olumsuz otomatik düşüncelerimizden etkilenir. Nereden ve hangi pencereden baktığımıza göre şekillenir. Düşüncelerimiz nasıl hissedeceğimizi ve duygulanacağımızı da belirler. Nasıl düşünürsek, sonuçta öyle de hissederiz…

Sebeplere aşırı bağlanmak, olayları ve sonuçlarını elimizde tutma paniği insanın enerjisini tüketir. Yaşadığın anı, o an sahip olduklarını farkedememek, o anı yaşayamamak, bilicin hep geçmişte ya da gelecekte dolaşması kaybolan zamanların kahramanı yapar insanı…

Aşırı kaygı ve zihinsel kirlilik insanın yaşama aşkını ve enerjisini de alıp götürür yüreğinden… Ne zaman ki insan bu enerjiyi ve aşkı kaybeder, işte o zaman yorulur. Eli kolu kalkmaz olur. Hiçbir iş yapmasa da kendini yorgun ve tükenmiş hisseder. Zamanımızın depresyon ve kaygı çağı olarak nitelendirilmesi ve psikiyatrik hastalıklarının sayısındaki artış da çoğu zaman bu yüzdendir… İnsan yükünü bırakması gereken yerlerde hala sırtında taşıyorsa, hırslarının ruhunu ele geçirmesine izin veriyorsa, yüreğindeki enerjiyi heba etmiş olur.

Bu enerji ise sürekli üretilen, yenilenen ve tazelenen bir şey değildir. Beslemen gerekir… Ona güzel sözler dinletmezsen, yaralarını şefkatle sarmazsan, hoyrat davranırsan ve haris yüreklerin yanında boş yere yorarsan, sana darılır, küser. Konuşmaz olur seninle… Bazen öyle susar ki, nefsinin sesini bile o zannetmeye başlarsın… Nefsinin hırslarını ve öfkesini haklı çıkarmaya çalışırsın… Elindekiler artık yetmez olur, hep eksik hissedersin, hep daha fazlasının hayallerini kurmaya başlarsın… Buna o kadar alışırsın ki, elindekiler kıymetsizmiş gibi görünmeye başlar, hepsini ve hatta daha fazlasını bile hak ettiğini düşünmeye başlarsın…

Ne zaman ki doğruyu kaçırır insan, yanlışı da fark edemez olur. Yanlış yerlerde ve öfkeli yüreklerde dolaşmak yaşama sevincini, yola devam etme aşkını da alır elinden… Yanlış yerlerde o kadar ararsın ki mutluluğu, bulmaya vaktin bile kalmaz… Boşa yere yüreğini yormaların gelir aklına… Sürekli şikayet eden, huzursuzluğunu ve öfkesini büyüten, bunları çevresindekilere durmadan anlatarak, onların da enerjisini tüketen insanlardan yorgun yüreğin artık bunları duymak istemez… Güzel sesler duymak istersin, ümit veren insanları, halinden şikayet etmeyenleri, sıkıntılarıyla prim yapmaya çalışmayanları görmek istersin…

Yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramazsın. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başlarsın. İlişkilerde tasarrufa gidersin zamanla, her şeyde olduğu gibi ve gereksiz insanları da hayatından atmak istersin. Yapmacık sohbetlere girmek istemezsin artık. Seni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratır sadece ve hak edenlere saklarsın kelimelerini.

Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğrenirsin buralara kadar gelirken. Bos geçen her saniye değerlidir artık. Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı geldiğinde elinde sadece gerçek sevginin kalacağını öğrenirsin. Sevginin paylaşıldıkça oluştuğunu, olgunlaştığını öğrenirsin… Ailene ve seçtiğin tüm dostlarına daha önce göstermediğin sevgi, anlayış ve ilgiyi gösterirsin.

Kendini paralamazsın artık, değmeyecek insanların ne derdine ne yaşam şovlarına. Gerektiğinde hayır demeyi öğrenirsin, haketmeyecek insanlara nezaket göstermek zorunda hissetmezsin kendini. Hiç kimse, sen izin vermediğin sürece çıkarları için kullanamaz dostluğunu, insanlığını sahte duygularla.

Artık bilirsin ki yasamadan hiçbir şey öğrenilmiyor… Yaşamışlığın oluşturduğu bir alçakgönüllülükle gülersin içinden sadece… Yaşamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu herhalde bu durum… Ne zaman derseniz; herkese göre, ne kadar dolu yasadığına göre değişiyor bu çağa ermek… Hayattaki zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor belki de. Kendi kendinin kıymetini bilmek çok ise yarıyor…

Olumsuz ve kötümser bakış açısına sahip olmak ya da seyretmek bile insanın ruhunu yorar. Kötü niyetli insanlar arasında olmak bile yaşam sevincini alır elinden. İnandığın şeylerden uzaklaştırır, hayata ve kadere olan sevgini incitir. İçindeki sükuneti bozar. Bu sebeple iyi niyetli, gerçek duygulara sahip insanlarla görüşmek, onlarla sohbet etmek, yanlarında ve yakınlarında bulunmak, insanın gücünü artırır. Varlıklarını bilmek bile yeter sana. Ne acı yaşamış olursa olsun, hayata tekrar tutunmasını, yeniden başlamasını sağlar… Şifa olur ruhuna…

Kaybetme korkusu taşımadan beslenen saf bir özgürlüktür bu… Acıyan ruhuna aldırmadan, “delikanlı” gibi, başın dimdik yaşamak…

Evren Kır