Enkarne

EnkarneKalabalık bir alışveriş merkezinde olduğuydu son hatırladığı. Dolaşırken ortalıkta çığlık çığlığa koşuşanların yüz ifadelerindeki dehşeti görünce irkildi. İnsanların geldiği yöne doğru yürüdü ve eli bıçaklı adamın bir genç kızı rehin alarak etrafa korku saçışına tanık oldu.

Aynı filmlerdeki gibi zaman yavaşladı sanki. Ağır adımlarla karşısındaki adama doğru ilerledi. Hangi sebeple böyle davrandığını bilmiyordu ama birisinin zarar göreceği muhakkaktı. Güvenlik görevlileri mesafeyi koruyor ve müdahale etmekten çekiniyorlardı. Ne ara hamle yaptı ve bıçak tutan eli bileğinden kavradı kendisi de bilmiyordu. Yaşanan arbedede kız adamın kolları arasından kurtulmuştu. Ama zaman yeniden akmaya başladığında yere düşen kanlı bıçağı gördü.

Güvenlik adamı yaka paça yakaladığı esnada; bir dakika, neler oluyordu? Yere yığılmış ve her yer kararmıştı. Ölmüş müydü yoksa! Hayatı filmlerde olduğu gibi gözünün önünden falan geçmemişti, her şey bir anda olup bitmişti. Hayır ölemezdi, şimdi olmazdı. Daha yapması gereken onca şey varken, çalışmalarını sonuca ulaştırmak üzereyken tüm bunları geride bırakamazdı.

Hiç de anlatıldığı gibi parlak bir ışık görmemişti. Ameliyathane masasına benzeyen ama musalla taşı soğukluğunda sert bir zeminde uzanıyordu. Doğruldu. Hiçbir şey hissetmiyordu. Kabullenmek istemese de, ölmüştü! Etrafta bıçak üzerinde gördüğü gibi bir kan kızıllığı vuku buldu. Derinden gelen, ne olduğu anlaşılamayan fısıltılar işitiyordu. Duyuyor ama anlamıyordu, yoksa duymuyor da zihniyle mi algılıyordu. Hem ölü birisi nasıl duyuyor olabilirdi ki… Hayır dedi, olmaz, ölemem ben. Üstelik de sonuca bu denli yakınken. Yapılması gereken işleri bitirmeden olmazdı. Yine o his…

Peki. Madem öyle, madem dönmek istiyorsun… Evet, evet istiyorum, kısa bir süreliğine de olsa. Yarım kalan işlerimi tamamlamalı, dünyayı daha iyi bir yer kılmak için görevimi yerine getirmeliyim. Ancak öyle huzur bulup ölebilirim. Kendim için değil, insanlık için istiyorum bunu, yapmam gerekenleri yapmalıyım.

Yan tarafta pembemsi, dar ve yuvarlak bir kapı belirdi. Oraya doğru çekildiğini hissetti. Yüzme havuzlarındaki kapalı su kaydırakları gibi bir oluktan aşağı doğru kayıyordu. Hayır, dedi; yeniden, sil baştan olmaz. Kaldığı yerden devam etmeliydi.

Ancak bedeni ölmüştü ve geri dönmenin tek yolu buydu. İlginç ve bir o kadar da sancılı bir süreç yaşıyordu, olanlara anlam veremiyordu. O ıslak oluktan kayıp düştüğü boşluk dar bir akvaryum gibiydi ve hareket etmesini engelliyordu. Nefesini tuttu, tuttu… Artık dayanamayacağı an ise, nefes almasına gerek olmadığını farketti.

Evet, gerçekten de ana rahmindeydi. Çoğunlukla kendinde değildi. Sürekli uyuyor oluşu iyiydi aslında. Uyanık olduğunda kendisini bu kapalı yerde hiç de rahat hissetmiyor, sürekli başına neler geldiğini idrak etmeye çalışıyor, geçireceği evreleri, aynı birikimleri elde etmek için geçecek zamanı, sil baştan başlaması gerektiğini düşünüyor ve bunalıyordu. Nasıl olacaktı. Her şeyi unutacaktı. Unutup yeniden öğrenecek ve yarım bıraktığı işi tamamlayacaktı. Sahi neydi o…

Bu sefer gerçekten de boğuluyor olduğunu hissetti. Canı yanıyordu. Sonra çekip aldılar onu oradan. Bir anda boşlukta buldu kendisini. Ciğerleri ilk kez havayla, gözleri ışıkla tanıştı…

***

Ciğerleri ilk kez havayla, gözleri ışıkla tanışmıştı. Yine yandı canı, ağladı… Hissettiği acı yetmiyormuş gibi kundaklamış ve eklemlerini hareketsiz kılmışlardı. Oldum olası sıkıntıya gelemezdi zaten. Oldum olası?!

Hayatı sanki kameranın arkasından seyrediyormuş gibi buğuluydu heryer. Sık sık kendini kaybediyor ve sonra yeniden açıyordu gözlerini. Sanki şizofren birisi gibi bilinçli olarak orada olduğunu hissettiği anlar pek fazla değildi. Geçmişe dair tüm anıları uçup gitmişti. Hatırladıkları parça parça, rüyaydaymış gibi bölük pörçüktü. Kafasını toparlayamıyor, bu da kendisini kötü hissettiriyordu. En iyisi unutmaya çalışmak ve akışına bırakmaktı galiba.

Unuttu. Yıllar yılları kovaladı… Bazen bir koku, bir görüntü, bir ses önceki hayatını anımsatıyorsa da aldırmıyordu. Sorgulamaya başlarsa çıldırmaktan korkuyordu. Zaten kimseye anlatamazdı da.

Bir gün bir kitapta okuduğu iki kelime derinden sarstı onu: “Öğrenmek hatırlamaktır.” En başından beri öyleydi. Okul hayatı boyunca sanki bildiği şeyleri yeniden keşfediyormuş hissine kapılması, hayatı sanki tekrar ediyormuşçasına bir rüyadaymış gibi yaşıyor oluşu bundandı demek. Daha fazla okudu. Zaman geçtikçe biriken bilgiler yeni kapılar açtı, unuttuklarını parça parça da olsa hatırlamaya başladı.

Nasıl böyle olduğunu, ne yapacağını bilmediği, anımsamadığı halde yapbozun parçalarının birleşeceği günü sabırla beklemeye karar verdi. Artık en azından tutunabileceği bir amacı vardı. Ne yapacaktı, tamamlaması gereken iş neydi en ufak bir fikri bile yoktu ama uygun şartlar oluştuğunda hazır olmalıydı. Bunun için daha çok çalışacak ve kendisini geliştirecekti. Bu hayatında geçirdiği yıllar içerisinde başına gelen tüm olumsuzluklar ve içinde bulunduğu sıkıntılar o an anlamını yitirmişti. Biliyordu ki, olması gereken yerde ve zamanda yapılması gerekeni yapacak ve huzur içinde dünyaya -yeniden- veda edecekti.

Engin Enginer