Garip Bir Soygun Hikayesi

Garip Bir Soygun HikayesiÇoğu orta halli aile gibi Rıdvan Bey de yılbaşını her sene çoluk çocuk ailece kutlardı. Bu yılbaşı da diğerlerinden pek farklı olmamıştı. Farklı olan tek şey bazan onların bir komşuya gitmeleri, bazan da yakınlarının ailecek onlara gelmeleri olurdu. Bu yılbaşı akşamı da bunlardan biriydi işte. Akşama doğru bacanağı Kazım ve karısı ellerinde hazırladıkları yemeklerle çoluk çocuk eve doluşmuşlardı. İki çocukla dört onlar, üç çocukla beş de bizimkiler biraz sıkışık da olsa yuvarlak yemek masası etrafındaki yerlerini almışlardı. Önce çorba sonra hindi, sonra soğuklar, tatlılar.. derken yemek faslı bitmişti. O ara bir küçük rakıyı yalnız başına tüketen Kazım da bir hoş olmuştu doğrusu. Büyükler televizyon izlerken çocuklar tombala diye tutturmuştu. En çok da Aslı. Aslı Rıdvan Bey’in üç numarası oluyordu. Şirin mi şirin bir kızdı. Bir de muzır mı muzır. Hele bir şeyi tutturmaya görsün, elinden kurtulmak imkansızdı. Tombaladan sonra sıra önce çerez, sonra çay faslına gelmişti. Yeni yıla girildiğinde herkes birbirini kutlamış, bir süre sonra küçükler uyuklamaya başlayınca da misafirler vedalaşıp ayrılmışlardı.

Telefon çaldığında Rıdvan Bey çok derin bir uyku içindeydi. Odanın perdeleri tamamen kapalı olduğu için günün ağarıp ağarmadığının farkında değildi. Yatağa yattığında herhalde horozlar çoktan ötmeye başlamıştı bile.

Telefonun zili çalmaya devam ediyordu. Rıdvan Bey karanlıkta el yordamıyla ahizeyi bulmaya çalıştı. Nihayet telefonun bilmem kaçıncı çalışında, bir gözü kapalı seslendi: “Alo.. Buyrun.” Karşısındaki dükkan komşusu saatçi Yaşar’dı. Yaşar’ın dükkanı Rıdvan Bey’in eczanesinden bir sonraki dükkandı. Yaşar hiç hal hatır sormadan lafa girdi:
– Komşu çabuk.. Hemen buraya gelmelisin! Senin eczaneyi soymuşlar.
Rıdvan Bey hala sersemliği üstünden atamamıştı:
– Saat kaç?
– Dokuza geliyor. Ama Rıdvan Bey bırak saati filan da bir an önce gel buraya, dükkanını soymuşlar, dükkanını.
Rıdvan Bey eczanesinden dükkan diye söz edilmesinden hiç hoşlanmazdı. Öyle ya burası bir eczane idi ve bir eczanenin herhangi bir esnaf dükkanından bir farklı olması gerekirdi. Ama bu sefer o hiç hazzetmediği kelime onda bir şok etkisi yaptı! Yataktan öyle bir fırladı ki ahizeyi elinden düşürdü:
– Dükkanı mı? Ne diyorsun? Yaşar nasıl olmuş bu iş?
– Ben çok mu biliyorum Rıdvan Bey? İşte biraz önce benim dükkana bir uğrayayım demiştim. Bir de ne göreyim senin cam kırılmış, kapı aralık. İşte şimdi sana telefon ediyorum.
– Tamam anladım. Hemen geliyorum.
Rıdvan Bey o hızla fırladı. Yarım yamalak giyinip, telaşla yola koyuldu. Birkaç dakika sonra eczanenin önündeydi. Biraz önce telefon eden saatçi Yaşar, Hacı Amca ile sohbet ediyordu. Hacı Amca’nın esas adı Osman’dı ama nedense ona kimse gerçek adı ile hitap etmezdi, hatta kimileri gerçek adının “Hacı” olduğunu sanırdı. Hacı Amca tam karşıdaki nalbur dükkanının sahibi idi. Herkesin saydığı yaşını başını almış muhterem bir zattı.
Rıdvan Bey geldiğinde Yaşar ile Hacı Amca aralarında durumu değerlendiriyorlardı:
– Yaşar oğlum, ben sabah namazından dönerken benim dükkana uğramıştım. Çok iyi hatırlıyorum ki ne bu cam kırıktı, ne de bu kapı böyle aralıktı. Hayret.
Saatçi Yaşar ellerini iki yana açarak:
– Hacı amca bunda hayret edilecek ne var ki? Tam uyanık hırsız işi işte. Biliyorsun dün akşam yılbaşıydı, her yerde kutlamalar vardı. Düşünsene bir kere, zaten millet sabaha karşı yatağa girmiş. O saatte herkes uykunun en derin yerinde. Bugün de her yer tatil. Soygun için bundan uygun zaman mı olur? Vay be. Ne günlere kaldık.

Rıdvan Bey bütün bu konuşmalara hiç kulak asmadan hemen kapıya yöneldi. Evet, tam da Yaşar’ın telefonda anlattığı gibi. Önce camı kırmışlar, sonra elini sokup içeriden kilidi kanırtmışlar. Ağzından iki kelime döküldü: “Lanet olsun!” Sonra kapıyı itti ve içeri daldı.
İçeride inanılmaz bir görüntü vardı. Bütün raflar neredeyse tamamen boşalmış, ilaç kutuları yerlere yayılmış, en üst raflarda duran serum şişelerinden biri yere düşmüş ve parçalanmıştı. Yerler serumun yapışkan ıslaklığı ile vıcık vıcıktı. Cam kırıkları etrafa saçılmıştı. Rıdvan Bey yineledi: “Allah kahretsin!”
Yaşar kapının önünden içeri seslendi:
– Rıdvan Bey oyalanma da bir an önce polise telefon et de gelsinler.
Rıdvan Bey başını çevirmeden cevapladı: “Haklısın.”
Karakoldaki polis, telefonda “Arkadaşlar gelene dek hiçbir şeye el sürmeyin” demeyi ihmal etmedi. Polisler geldiğinde telefon edeli henüz 10 dakika olmuştu. Kısa boylu ve tıknaz olanı sordu:
– Olayı anlatır mısınız?
Rıdvan Bey kaşlarını kaldırdı, boynunu omuzlarının içine çekti:
– Vallahi aslında benim de pek anlatacak bir bilgim yok komiser bey. İşte sağ olsun bizim saatçi Yaşar telefon etti. Ben de biraz önce koşup geldim. Hepsi bu.
O sırada esmer, uzun boylu olanı dikkatle etrafı kolaçan ediyordu:
– Kapı tutacağına ve cama elle dokunmayın. Bir de izlerin silinmemesi için özellikle cam bankoya ve parlak yüzeylere temas etmeyin.. diye uyarılarını sıraladı ve ilave etti: “Daha sonra uzman ekip gelip parmak izi alacak.”
– Aynı polis eczanenin arka tarafına yöneldi. Burada, tezgahın arkasında kalan bir bölüm vardı. Bu bölüm esas eczane kısmından küçük bir geçitle ayrılıyordu. O geçitte eskiden berberlerin kapılarına astığına benzer yukarıdan aşağıya sarkan boncuklu bir perde asılıydı. Uzun boylu, esmer polis eliyle o seyyar perdeyi aralamış kafasını içeriye doğru uzatmış, bakınıyor, bir taraftan da dışarıya sesleniyordu:
– Galiba bu hırsız pek acemi imiş. Bakın buradaki televizyona bile dokunmamış.
Orası Rıdvan Bey’in nöbetlerde kaldığı küçük bir bölümdü. Burada bir tuvaletle lavabo, bir de küçük yatak bulunuyordu. Nöbetlerde Rıdvan Bey o yatağa uzanır televizyon seyrederdi.
Komiser ise o sırada bir sandalyeye oturmuş bazı notlar alıyordu. Derken Rıdvan Bey’e sordu:
– Hırsızın çaldıkları arasında ilk anda dikkatinizi çeken bir şey var mı?
Rıdvan Bey dudaklarını büzdü, yine kaşlarını “Bilmem” anlamında yukarıya kaldırdı. Masasının çekmecesini çekti. Bozuk paralar oradaydı. Zaten orada para bırakmak gibi bir alışkanlığı yoktu. Çekmecede karısının saati dikkatini çekti. Geçenlerde tamir için getirmişti de bir türlü tamir için yan komşusuna vermeye fırsat bulamamıştı. Çekmecede tel zımba, seloband, ıstampa, kaşeler, ataş kutusu.. her şey yerli yerinde görünüyordu. Belli ki buraya hiç dokunulmamıştı.
Bir süre sonra komiser ayağa kalktı:
– Rıdvan Bey görünüşe göre herhalde ilaçtan başka çalınan bir şey yok. Bu durumda biz şimdilik karakola, işimize dönelim. Siz ilaçlarınızı bir sayın, sayım işlemi bitince bir zahmet karakola kadar gelin de bize çalınanların listesini verin, biz de imzalamanız için bir tutanak hazırlayalım.
Rıdvan Bey “sayım” sözcüğünü duyunca iyice hayıflandı:
– Daha dün sayım yapmıştık. Bilirsiniz bütün eczaneler yılın son günü sayımlarını yapar ve envanter çıkarırlar.
– Daha iyi ya Rıdvan Bey. O zaman ne kadar ilaç çalındığını tespit etmek sizin için daha kolay olacak.
Rıdvan Bey “Doğru” dedi ve komiserin son sözlerini yineledi:
– Daha kolay olacak. Zaten listeler de şurada.. dedikten sonra bankonun arkasındaki, küçük gömme dolaptan ince şeffaf bir dosya çıkardı. O sırada dizüstü bilgisayarın da orada olduğunu fark etti, içi rahatladı.
Komiser vedalaşırken yineledi: “Tutanak için bekliyorum Rıdvan Bey”, esmer olanı da tekrar uyardı “Aman parmak izlerine dikkat. Unutmayın!”
Polisler içerideyken Hacı Amca zaten gitmişti, o ana kadar içeriyi gözleyen Yaşar da:
– Haydi komşu bana müsaade, dedi. Tekrar geçmiş olsun, üzme canını. Ne demişler cana geleceğine mala gelsin.
Rıdvan Bey belli belirsiz “Sağol” dedi Yaşar’ın arkasından. Sonra koltuğuna çöktü. O çok sevdiği eczanesi ne hale gelmişti. Dakikalarca yerinden kalkamadı. Daha dün eliyle yerleştirdiği ilaçlara ve raflara şimdi bir yabancı gibi, öylece bakıyordu.
Bir süre sonra doğruldu. “Yapacak başka bir şey yok” diye mırıldandı ve işe koyuldu.
Tezgahın arkasına geçtiğinde ilaç yığınından adeta bir tepe oluştuğunu gördü. Sanki bir zelzele olmuşta bütün raflar devrilmiş gibiydi. Önce serum şişesinin kırıklarını topladı. Sonra da ilaçları yerlerine yerleştirmeye başladı. Eczacıların ilaçları raflara istiflemesinde başlıca iki yöntem vardır. Rıdvan Bey eskiden ilaçları raflara harf sırasına göre yerleştirirdi. Bunun faydası, bilhassa kendisi yokken acemi kalfaların bir ilacı bulmakta hiç zorluk çekmemesi idi. Yani reçetede onun hiç tanımadığı bir ilaç bile olsa kalfa bir çırpıda sözlükten yabancı bir kelimeyi arar gibi o ilacı bulurdu. Rıdvan Bey ise artık diğer yöntemi tercih ediyor ve ilaçları raflara işlevlerine göre sıralıyordu. Ona böylesi daha kolay geliyordu. Zaten kalfa da artık acemi sayılmazdı. Şu sağdaki üst rafta öksürük şurupları, yanında vitaminler, altta ağrı kesiciler ve romatizma ilaçları, hemen yanında mide ilaçları ve müshiller. Karşıdaki rafta antibiyotikler, kan yapıcılar. Şu tarafta göz ilaçları, kulak ve burun damlaları. Yıllardır ilaçların yerleri kafasında öyle bir yerleşmişti ki gözünü kapasa bile hangi ilacın hangi rafta olduğunu şıp diye bilirdi. “Başa gelen çekilir” diye söylendi. Ama besbelli ki bütün bu yerlere dağılan ilaçları tekrar yerlerine yerleştirmek onun için hiç de zor olmayacaktı.

Eline sayım listesini aldı ve ilaçları tekrar raflara yerlerine yerleştirmeye başladı. Önce ağrı kesicileri ve romatizma ilaçlarını yerleştirdi. Bir taraftan da listeden kontrol ediyordu. Hepsini yerleştirdiğinde bir eksik yoktu. Sevindi. “Bunlar tamam” dedi. Sonra sırada orta raf vardı. Burada da tansiyon ilaçları ve anabolizanlar vardı. Onları da özenle yerlerine yerleştirdi. Sonra tekrar saydı. Eksik yoktu. “Allah Allah” dedi. Sonra sıra mide ilaçlarına geldi aynı rafa önce mide ilaçlarını sonra da müshilleri, kabız ilaçlarını ve hazımsızlıkta kullanılan ilaçları yerleştirdi. Bütün bunları yerleştirirken yine bir taraftan da ilaçları listeden kontrol ediyordu. Hayret edilecek bir durum vardı. Bu raftaki ilaçlar da tastamamdı. Şaşkınlığı giderek artıyordu. Sıra öksürük şuruplarına gelmişti. Bu rafta öksürük kesenlerle, nefes açıcı ve balgam söktürücüler yan yana diziliydi. Rıdvan Bey yine özenle hepsini eski yerlerine yerleştirdi. Sonra listeye baktı. Galiba eksiği burada yakalamıştı. Bir daha saydı. “Evet, evet işte bir eksik” dedi yüksek sesle. Bir öksürük şurubu eksikti. Aynı rafta okul öncesi çağındaki çocukların kullandığı bu öksürük şurubundan listeye göre dört şişe olması gerekirdi, şimdi ise sadece üç şişe vardı. Rıdvan Bey ilk “açığı” yakalamanın keyfini sürüyordu. Derken sıra karşı raflara geldi orada sıra sıra antibiyotikler sıralanıyordu. Çoğu pahalı olan bu grup ilaçların şurupları, tabletleri, iğneleri.. Onları da bir bir saydı. Yerlerine yerleştirdi. Hepsi tamamdı. Listelere baktı. Tekrar kontrol etti. Yüksek sesle “İnanılacak gibi değil” diye söylendi. Ama bütün antibiyotikler de eksiksizdi işte. Tekrar “Allah Allah” çekti. Sıra vitaminlerin bulunduğu rafa gelmişti. Bu grup ilaçların çoğu halk tarafından da iyi bilinir. Hatta birçok kişi ki bunların arasında spor yapan gençler de vardır, gelirler ve ismiyle bu ilaçları isterler. Rıdvan Bey artık kanıksadığı bir tavırla kısa sürede bunları da yerlerine yerleştirmeye başladı. Sonra yine elindeki listeye bir göz attı. Galiba bir “açığı” daha yakalamıştı. Sonra bir daha saydı. Evet yanılmıyordu. Eksiği bulmuştu: “B Kompleks” diye söylendi. Bu B vitamini içerikli bir ampuldü. Bu ilacın iki değişik dozu vardı. 50 mg olanı büyükler için, 25 mg olanı da çocuklar için üretilmişti. Raftaki toplam oniki kutu ampulün sekizi büyükler, dördü de küçükler içindi. İşte eksik olan da bu küçükler için olan dört kutudan biri idi.

Rıdvan Bey iyiden iyiye kuşkulanmıştı artık. Besbelli ki bu işte bir iş vardı. Şairin dediği gibi: “Uzansam dokunacağım..” Ama emin olamıyordu. Sayıma yani ilaçları yerleştirmeye devam etti. Zaten artık yerleştirilecek fazla bir ilaç da kalmamıştı. Sıra o karşı rafa gelmişti. O raf onun hiç sevmediği bir raftı. O rafta çoğu kanser ilaçları bulunurdu. O ilaçlar aslında pahalı ithal ilaçlardı ve doğrusunu söylemek gerekirse iyi de kar bırakırlardı. Ama o ilaçları satmak onda hep gizli bir hüzün yaratırdı. Her neyse. İşte şimdi sıra “o raf”taydı. Rıdvan Bey yerlere eğilip yerde kalan ilaçları önce tezgahın üstüne sıraladı, sonra da bir bir yerlerine yerleştirmeye başladı. Birkaç dakika sonra bütün ilaçlar artık eski yerlerindeydi. Rıdvan Bey tekrar eline listeyi aldı ve bu yerleştirilmiş rafı bir daha kontrol etti. Bir daha, bir daha. Sonuç açıktı. Bu raftaki sekiz Liquerane flakondan üçü eksikti. Liquerane kanamaya meyli olan kişilerde, daha çok lösemililerde ve özellikle de çocuklarda kullanılan bir ilaçtı. Bu raftaki sekiz Liquerane’dan üçü evet sadece üçü eksikti.

Rıdvan Bey ilaçları yerleştirmeyi bıraktı. Zaten yerleştirilecek fazla bir ilaç da kalmamıştı.

Her zamanki koltuğuna çöktü. Bir an o koltuğun içinde kaybolduğunu hissetti. Galiba o şairin ulaşamadığı yere ulaşmak üzereydi. Kalp atışları hızlandı. Bir şeyler boğazında düğüm düğüm oldu. O koskocaman eczane üstüne yıkılacaktı sanki.

Önce bir yerinden doğrulmayı denedi ama beceremedi, koltuğuna çöktü. Yine kaşlarını kaldırdı bir şeyler söyleyecek gibi. Sonra gözlüğünü çıkardı ve camlarını silecek bir şey aradı. Bulamadı. Gözlüklerini yine gözüne taktı. Aslında camlar tertemizdi..

Bir an Aslı ile göz göze geldi. Aslı masasındaki çerçevesinden fırlayıverecekti sanki. Bu çerçeveli resim Aslı’nın birkaç sene önceki hali idi. İçinden “Çocuklar bu yaşlarda ne kadar da çabuk değişiyorlar” diye geçirdi. Ama o herhangi bir çocuk değildi. O Aslı idi ve bakışları hep aynı bakışlardı. Gülen bakışlar. Muzır bakışlar. Soran bakışlar, gülen bakışlar.

Acaba bu çalınan ilaçları kullanacak çocuk Aslı’dan küçük mü idi? Acaba Aslı ile aynı okula mı gidiyordu? Adamın başka çocuğu var mıydı?
Telefonun keskin sesi Rıdvan Bey’i adeta bir rüyadan uyandırdı, arayan polis komiseri idi:
– Rıdvan Bey, mesai saati bitmeden gelirsiniz değil mi ?
Rıdvan Bey birden kendini toparlayamadı:
– Nasıl yani?
– Rıdvan Bey, biliyorsunuz tutanak için sizi bekliyoruz.
Rıdvan Bey komiserin sözcüğünü bilinçsizce tekrarladı: “Tutanak..” Sonra duraladı. Tekrar Aslı ile göz göze geldi. Aslı yine hep aynı bakıyordu: Güleç, çocukça ve muzır. Rıdvan Bey’in aklı ise o lösemili çocukta idi.
Komiser yineledi:
– Tutanak Rıdvan Bey, şikayetinizle ilgili.
Rıdvan Bey yutkundu. Yine Aslı ile göz göze geldi. Sonra tekrar yutkundu.
Komiser sesini yükseltti:
– Şikayetinizle ilgili Rıdvan Bey. Tutanak imzalanacaktı.
Rıdvan Bey gözlerini Aslı’dan ayırmadan yanıtladı:
– Sağolasın komiser bey.. Sonra bir daha yutkundu ve “Şikayetimi geri alıyorum. Zaten sayım da yaptım. İlaçlarımın hepsini saydım. Hiçbir eksiğim yok..”
Komiser “Allah Allah bu ne biçim soygun ben de anlamadım” derken, Rıdvan Bey’le kızı hala göz göze idi ve Aslı’nın o çocuk gülüşü bütün eczaneye yayılıyordu.

Ertesi sabah eczaneyi yine kalfa açmıştı. Rıdvan Bey eczaneye geldiğinde her sabah olduğu gibi ve yılların alışkanlığı ile yine koltuğuna oturmuş ve tezgahın arkasında gazetesini okuyordu. Kalfa da yine her zamanki alışkanlık ile Rıdvan Bey’i sokağın başında görür görmez, ona sormadan çayını ısmarlamıştı bile.

Rıdvan Bey bir taraftan çayını yudumlarken bir taraftan da gazeteye dalıp gitmişti ki tam o sırada kapıda Hakkı belirdi. Hakkı, üç dükkan aşağıdaki çerezci idi. Kalfa çerezci Hakkı’yı görünce kapıya seyirtti: “Buyur abi..” Rıdvan Bey de gazeteden başını kaldırıp, gözlüklerinin üstünden öylesine bir baktı. Hakkı kafasını uzatıp, içeriye doğru seslendi:
– Rıdvan Bey dün tam benim kapının önünde bir reçete bulmuştum. İhtimal senin müşterilerden biri ilaç aldıktan sonra, poşetten düşürmüş olmalı diye düşündüm. Bilmem bir işe yarar mı? Ama ben yine de sana bir göstereyim istedim.
Rıdvan Bey gözünü gazeteden kaldırmadan cevap verdi:
– Sağolasın Hakkı.
Sonra yine başını kaldırmadan gözlüklerinin üzerinden soran bakışlarla kalfaya baktı. Kalfa reçeteyi okumaya başladı:
– Bir öksürük şurubu, bir kutu ampul B kompleks ve üç kutu Liqueran.

Rıdvan Bey yerinden kalkmayı denedi. Olmadı. Tekrar yerine oturdu. Buna oturmak denemezdi. Koltuğa göçtü demek daha doğru olurdu. Sonra bir şeyler söylemeyi denedi. Beceremedi. Tekrar yutkundu. Aslı’nın onu seyrettiğini düşündü. Kravatını gevşetti. Kalfanın “Rıdvan Bey iyi misiniz?” dediğini işitmedi bile.
Kalfanın arkasındaki çerezci Hakkı yineledi:
– Rıdvan Bey senin müşterin miymiş? Rıdvan Bey Hakkı’ya sevgi ile baktı:
– Tamam Hayri. Benim müşterimmiş.
Sonra kalfanın elindeki katlanmış reçeteyi aldı. Hiç açmadan yırttı, yırttı ve yırttı. Sonra tekrar yırttı. Artık reçetenin en büyük parçası bile tırnağından daha küçüktü. Reçete avuçlarında bir konfeti yığınıydı artık.
Reçetedeki ismi okumak istemiyordu. Tarif edemediği tuhaf duygular içindeydi, içini bir ürperti kapladı. Rıdvan Bey şimdi o reçetenin sahibi küçük çocukla karşılaşmaktan korkuyordu.

Ümit Evran