Gece Gece

Gece GeceKar dört yanı uçsuz bucaksız bir kefenle kaplamıştı. Uğursuz bir rüzgar deprem gibi sağa sola saldırıyordu, üstümüzde karanlığı giyinmiş gökyüzü, ardımızda kulak zarımızı zedeleyen rüzgar bizi adeta canımızdan etmişti.

Annem ve küçük kardeşim daha çok tedirgindi. Korku onları içine hapsetmişti. İrem anneme sarılmıştı ufacık gövdesiyle. Gözleri şiş, saçları sarı, ufak tefek bir şeydi kardeşim. Korkusu kuşkusuz ondan daha iri yapılıydı. Amansız kış mevsimini bütün günahlarıyla beraber yakmaya hazır sobamız, cehennem gibiydi. Patlamamak için kendini zor tutuyordu.

Odamızın her yanı bir sımsıcak cennet köşesiydi adeta. Güzel lavanta kokusu burun deliklerimi sollayarak göğsüme kadar gelmişti.. İçime çektikçe içimi açıyordu. Çatısı olmayan, damı akan kim bilir adı unutulmuş hangi ustanın nasırlı ellerinin eseri tahta penceremizden kar boran hiç de romantik görünmüyordu.

Damdan gelen su sesi; bozuk, notasız enstrüman gibi ne göze hoş ne de kulağa hoştu.. Gaz lambası söndü sönecek, kendisinin gölgesine dönüşmek üzereydi, bize de kendisine de faydası yoktu. Karanlık içimize karanlık saçıyordu…

Çeşme var da su yok, köy hali ne olacak.. Şehir ağır gelmişti, egzoz gazı içimizi duman etmişti, kornalar kulak ayarımızı bozmuştu, sahte insanlar da hayatımıza ağır gelmişti… Bizi buraya sürükleyen de onlardı.. Egzoz gazındansa lavanta kokusu daha iyi geliyordu, kornalardansa damdaki su sesi kulaklarımızı açıyordu, sahte insanlardan yalnızlığa çıplak ayaklarla koşuyorduk. İçimiz içimizde kalıyordu hiç değilse, orta şekerli kahve ise tuzlu su tadı veriyordu..

Tahta pencereden içeri giren soğuk, sobayı daha çok aleve tutuyordu. Annemin gözü “elmas” gibi parlıyordu, köy hayatı onu daha çok yıpratmıştı. Soğuk sudan elleri kırışmış, omuzlarına, ayaklarına derin ağrılar girmişti. Derin ağrılar, derin acılar… Derin kuyular kadar dipsiz anılar… İlaç olsam da şifa olsam ağrılarına, sıcak su olsam da ellerindeki kırışıklığa merhem olsam…

Olamadım… Kalp ağrılarıma merhemler yazdım, eski çiçekli, kırmızı desenli pinterest koltuğunda.. Gözlerimin perdesi aralanırken ara ara. Yorgun’um hiç olmadığı kadar, dertliyim hiç olmadığı kadar.. Kime yanmalı kime ağlamalı, ufacık gövdesiyle bir “serçe” olan küçük kardeşime mi yoksa benden daha yorgun benden daha dertli olana anama mı yanmalı…?

Kesmeyen sigara, kesmeyen içki ve beni asla açmayan kahve.. Dostlarım bilir, varsa yoksa kırmızı şişeli aslan şekilli İran yapımı gri nargilemden dumanlar beynimi açar öteden beri.. Ateşi koydukça, yaban mevsimi portakal karışımı tütünüm dilime tadını bırakıp bırakıp uçardı.. Birden bir acı öksürük boğazımda balgam yapıp dilimin tadını bozardı.. Annemi ise tedirgin yapardı.. Kızamayıp söylenirdi kendi kendine.. Onu konuşurken görmek kaşları çatık, içi umut dolu gamzelerini, elmas gözlerini aynı tabloda görmek; hoşuma giderdi..

Kalabalık bir ailenin ortanca, duygusal, içine kapanık genciydim.. Yazsam yazsam bitiremediklerim vardı. Nazım’ın şiir defterini süslü kitaplıktan çıkarır, okur okur açılırdım.. Bir Nazım değildim belki ama birkaç şairlik kelimeler boğazımda sıraya girerdi.. Tükenmeyen kalemlerim bitmeyen kağıtlarım vardı masada. Yazdıkça gülüyor, yazdıkça ağlıyor, duygusu kalemi sıkıca tutmama itiyordu… Keşke çok kahve içseydik de dostlarımla kırk yıllık hatırı doldursaydık.. Ne ince belli bardaklarda çay ne de rakı sofrası bir denge kurdu.

Yalnızlıkta annemin yaptığı çok şekerli kahveyi yudumluyorum şimdi; keşkelerin keşkesine sığınarak… Düştük, düşeceğiz; kalkmak zor olur, yeniden başlamak güneşi, ayı geri teper; gündüzü geceyi birbirine düşürmek olur… Keşkenin merhametine kaldık! Gece gece yine sövdük sevdiklerimize, bol şekerli kahve de kurtarmaz artık onları.

Ercan Doğaç