Güzeli, “Güzel” Yapan Nedir?

Güzeli, “Güzel” Yapan Nedir?Bu soru, estetiğin çok önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Ancak insan bugüne kadar daha çok güzelin tanımı ve sanattaki yeriyle ilgilenmiştir. Bu doğru bir yaklaşımdır. Ancak, güzeli ‘güzel’ yapan nedir? Asıl irdelenmesi gereken budur. Çünkü bunun cevabı, birçok sanat ve güzel sorununa ışık tutacaktır. Bazılarına göre bu soru cevaplanamaz, kimisine göre de cevaplar birbiriyle çelişir gözüktüğü için paradoksal bir noktaya çıkar. Şimdi yapacağımız güzeli oluşturan değerleri belirlemek olacaktır. Bu noktada belirtmem gereken en önemli şey, güzeli oluşturan kavramların mekanik değil, organik bir bütünle kendilerini ortaya koyduğudur. Yani, hepsi bir bütünün kaçınılmaz parçalarıdırlar.

Güzel nedir?

Estetik kuramının temelini atan Alexander Baumgarten’a göre güzellik “duyular tarafından algılanan mükemmelliktir”. Tam denkliği perfectio phenomenon’dur. Burada güzelliğin mükemmeliyet ve yetkinlikle doğrudan alakalı bir şey olduğunu anlıyoruz. Bu tanımdan yola çıkarak güzeli, duyusal mükemmellik olarak tanımlayabiliriz. Bu form estetiğindeki güzelliktir.

Güzeli, Güzel yapan nedir?

Geçerli bir varsayıma göre, güzeli güzel yapan, onun tam karşıtı olan ‘çirkindir’. Bu mantıki açıdan doğru gözükmektedir. Bir şeyi var eden koşullar içerisinde, elbet onun bütünüyle zıttı olmak zorundadır. Ancak burada özsel bir problem vardır, estetik vicdanı bunu bize fısıldamaktadır. Güzeli güzel yapan çirkinse, çirkini çirkin yapan nedir? Aynı teoriye göre bu güzeldir. Bu noktada mantık bir açmaz yaratır. Bu paradoksal bir önermedir. Bir şey aynı anda hem neden, hem de sonuç olamaz. Ya da şöyle söylemek daha doğru olur; iki şey aynı anda hem birbirlerinin nedeni, hem de sonucu olamazlar. Durumun ikinci anti teziyse, doğrusal mantık dizgesinde birinden birinin birincil, diğerinin ikincil faktörü üstlenmesi gerektiğidir. Yani çevrimsel bir durum yerine, doğrusal bir sistem gerekir. Bunlar paradoks yaratır ve teori çöker. Burada ulaşılan sonuç şudur, güzel ve çirkin, birbirlerinin mutlak nedeni olamazlar, ancak niteliklerinin daha detaylı belirlenmesinde, karşılaştırma yöntemi kullanıldığı zaman rol oynarlar.

Güzeli, “Güzel” Yapan Nedir?Bir diğer varsayıma göre, beyin fonksiyonlarının nesnel olduğunu varsaydığımız dünyadan algıladığı değerleri yorumlaması her şeyi yarattığı gibi, güzeli de yaratır. Bu tanım bilimsel olarak doğrudur. Ancak, bilimin bazı felsefi gerçekleri görmek konusunda kusurları vardır. Beynin, bir şeyi algılayıp yorumlaması bir neden değil, bir sonuçtur. Yani güzel beyin tarafından yorumlandığı için güzel değildir, aksine o güzel olduğu için beyin onu “güzel” olarak yorumlar. Güzel, başka ve daha evrensel bir manevi estetik koşulun sonucudur. İkinci komplikasyon olarak bu noktada sorulması gereken şudur; Ortada bir şey olmazsa, beyin neyi yorumlayacaktır? Demek ki, yukarıda belirttiğim gibi ortada daha evrensel bir durum vardır. Buradaki sonuç: Beynin algı süreci olmazsa aktarım ve yorum da olmaz, beynin tam olarak görevi budur. O güzeli yaratmaz, sadece nesnel olduğunu varsaydığı bir şekilde algılar ve yorumlar.

Felsefi anlamda en geçerli teorilerden biri, idealist yaklaşımdır. Grek felsefesinde Platon’la, Alman felsefesinde ise Hegel ile zirveye ulaşmıştır. Bu felsefenin estetik yaklaşımına göre, güzeli güzel yapan mutlak ve değişmez ideadır. İdea, kendiden kopup bu dünyada madde adını verdiğimiz bir yansıma oluşturur. Bu duyusal dünyadır. Yani duyusal olarak algılayıp “güzel” olarak zihnimizde tezahür eden, idea adını verdiğimiz, spiritüalizmde enerji olarak da karşılık bulan öz ve kökendir. İdea, duyusal dünyada madde olarak, madde ise güzel olarak görünür. Biz onu algılar ve yorumlarız. Yorumladığımız güzel, benliğimizdeki anlam haritasındaki yerini bulur, o güzel kavramıdır. Bu uğraktan da yine öze, ideaya bağlanır. Yani güzeli algılamak karmaşık gibi görünen, ancak aslında hepsi bir çemberin sıralı parçaları olan bir süreçtir. Yani bir şey, ideal olarak güzel olduğu için güzeldir. Felsefi anlamda bu sorunun en mutlak cevabı budur.

Bu cevapla birlikte kavramsal olarak başka bir noktaya, hatta kendini bu konu bağlamında daha önce ortaya koymamış bir noktaya gitmek durumundayız. Şimdi, olasılığa dayalı bir yaklaşımı kullanarak ve nesnellik kavramıyla güzeli var edenin tam olarak ne olduğunu daha net olarak bulmaya çalışacağız. Bunun nedeni, her şeyin olduğu gibi, estetiğin de nesnel bir yönünün var olduğunu ve bu yönünse öznel bir ifadeye göre daha güçlü olduğunu varsaymamdır. Bu noktada cevaba ulaşmamızı sağlayacak üç soru soracağım.

Bir şey nasıl tamamıyla nesnel, yani mutlak hale gelir?

Her şey, özsel olarak bir “ihtimaldir”. Herhangi bir şeyi, “bir şey” yapan, onun ihtimal yüzdesinin fazla, yani var olma ihtimalinin yüksek olmasıdır. İhtimal yüzdesinin yüksek olması geneli yaratır. Genel, genellemeyi, genelleme de doğruyu yaratır. Bir şey ne kadar büyük bir genellemeyse, o kadar büyük bir doğrudur. Doğru ise norm haline gelir. Norm belli bir süreden sonra, nasıl iyice kanıtlanmış bir tez, bir kanun haline geliyorsa, bir mutlaklık haline gelir.

Var olan şeyler neden oldukları varsayıldıkları şeydirler?

Algılayabildiğimiz her şeyin terminolojideki ve beynimizdeki anlam haritasındaki yeri bellidir. Aklımızda idea halinde, ruhumuzda enerji halinde, beynimizde elektrik dalgaları halinde nerede olduğu bellidir. Bunların bütün paralellerinde bir karşılıkları mevcuttur. Bunun hiçbir görecesi olmamakla beraber, bu konuda kafa karıştırıcı olan şey, isimlendirmedir. Masa bir masadır. Bu şekilde isimlendirilmiştir. Bununla birlikte ona linguistik olarak “başka bir şey” olma olasılığını veren, sadece isimlendirilme şeklidir. “Masa” ne ile isimlendirilirse isimlendirilsin, olduğu şey olarak kalmaya devam edecektir. Bunun dışına çıkmaz. Yani güzel, “güzel” olarak isimlendirildiği için güzel değildir; aksine gerçek anlamda güzel olduğu için o “güzel” olarak isimlendirilir. Şimdi, tüm cevabı bulacağımız soruya geliyoruz…

Masa, neden bir masadır?

Güzeli, “Güzel” Yapan Nedir?Bir şeyin ne olduğunu, onun sahip olduğu ihtimal yüzdesi belirler. Bu yüzde ne kadar yüksekse, o şeyin “o olma ihtimali” o kadar değer kazanır. Yani, masanın olduğu şeye en büyük ihtimal “masa” olduğu için o bir masadır. Bu durum benliğimizdeki tüm kavramsal uğrakları kavrar. Bir şey neyse, o olma ihtimali en yüksek olduğu için o’dur.

Aynı koşul, güzel ve güzellik için de geçerlidir. Güzelin olduğu şeye en yüksek ihtimal, “güzel” olduğu için o güzeldir. İşte güzelin asal nedenleri… İdea kendinden kopar ve duyularda yer bulur, bu beyinle algılanır ve yorumlanır. Aynı zamanda karşıtlarıyla da karşılaştırılarak niteliği daha net biçimde belirlenir. Olasılıkla ulaştığımız bu noktada güzel, kendini var olma ihtimalinin yüksekliğiyle var eder. Bu yaklaşım yeni bir neden yaratma değil, fakat zaten ortada var olan bir tanıyı ortaya koyar. Buraya kadar geldiğimiz güzel kavramı sentezine yeni bir şey daha eklenmelidir. Güzelin ne kadar ‘güzel’ olduğunu belirleyen koşullardan biri, ilk pasajda işlendiği gibi güzelliğin çirkinlikle karşılaştırılmasıdır. Bu noktada bilmemiz gereken, bu karşılaştırmayı yapanın özde biz değil, içimizdeki güzellik maneviyatı olmasıdır. Yani, karşılaştırmayı yapan yine güzellikse, güzelliği belirleyen yine kendisidir demektir. Daha net bir açıklamayla, tıpkı ideada olduğu gibi güzel, kendi öz kavramından hareketle belirlenir ve bu belirlemeyi yapan yine kendisidir. Çünkü bu karşılaştırmayı gerçekten biz yapıyor olsaydık, benliğimizdeki anlam haritasındaki “güzele” ihtiyacımız kalmazdı ve gerçekten bunu olması gerektiği gibi yapamazdık. Eğer şu anda biz nesnel olarak bir güzel anlayışının var olduğunu savunuyorsak, aynı zamanda güzelin kendi öz kavramından, anlamından kendini belirlediğini özsel olarak varsaydığımız için bu savunmayı yapıyoruz demektir. Daha yalın bir tanımla, nesnel olarak ideanın kendinden kopup benliklerimizde güzeli oluşturmasıyla biz güzeli, güzel olarak tanımlarız. Bu noktada güzel, bizden hareketle kendini belirler. Ancak biz, nesnel düşünce matrisinde yalnızca aracı olduğumuz bu döngüyü kendimizin belirlediğini düşünürüz. En mutlak ve yalın açılımla, güzeli belirleyen idea ve kendisidir. Bu felsefi problemin cevabında, eğer daha ötesi varsa, bu hiçbir surette yanıtlanamayacaktır.

Deniz Denizel
2011