Hayat; Sahne, Işıklar, Motor…

Hayat; Sahne, Işıklar, Motor...Biz insanlar, hayatı sorgulamaksızın, dilediğimiz gibi yaşamayı hiçbir zaman beceremedik. Nefes aldığımız her dakikayı “Neden-Sonuç” ikilisine mahkum etmeyi nedense bir görev bildik. O kadar zor muydu? Sorgusuz, sualsiz yaşamak? Çok mu onur kırıcı bir şeydi bir olayda da; “Evet ben haksızım, kimsenin bu olayda bir suçu yok.” diyebilmek. Acaba onur sandığımız şey, hiçbir zaman itiraf etme cesaretinde bulunamadığımız, önüne geçilmez egomuzun, lunaparktaki illüzyon aynalarına yansımış sureti miydi? Ne zamandan beri yaşanılan her mutluluğun en kalın dilimini kendimize pay çıkarıp, her mutsuzluğun faturasını da tek kuruş ödemeksizin çevremizdekilere, hayata çıkartacak kadar bencil olmuştuk?

Kaçımız tüm hayatını, tek bir “keşke” kelimesini kullanmadan, artı ve eksileriyle doya doya yaşayabildik? Bir şeylerin kıymetini anlamak, memnun olmak için hep onların zarar görmesini ya da hayatımızdan gitmelerini bekledik: Asla kulağımız, dişimiz ağrımadan onların hayatımızdaki önemlerini anlamadık. Asla gözümüze bir şey kaçıp, birkaç gün bandajla dolaşmadan görmenin değerini anlamadık. Asla ayağımız alçıya alınmadan yürüyemeyen insanların neler hissettikleri konusunda bir düşünceye kapılmadık. Asla çocukken oyun oynadığımız bir anda çocuk olmanın değerini ve sevincini yaşamadık. Bunun için büyümeyi bekledik. Asla sevdiklerimiz yanımızda, hayattayken onları ne kadar çok sevdiğimizi yeterince söyleyemedik. Bunun telafisini onların sonsuz uykuda olduğu yerde, onlardan hiçbir yanıt gelemeyeceği, yüzlerinde hiçbir tebessüm ifadesini göremeyeceğimiz zamanda yaptık. Bir olaydan ders almamız için illa birilerinin ya da kendimizin acı bir tecrübe yaşamasını bekledik.

Hiçbir zaman sadece nefes almaktan, gökyüzüne bakmaktan, daldaki bir çiçeği koklamaktan, Tanrı’nın çizdiği o kusursuz tablonun bir parçası olmaktan mutlu olmadık. Çünkü bizim için hep istenilecek ve sahip olunması gereken daha çok şeyler vardı. “Bir şey iyiyse neden daha iyi olmasın?” kaosunun içinde gönüllü olarak boğulmak istedik. Biz insanlar için Tanrı; O’na ihtiyacımız olan her an yakarışlarımıza cevap vermesi gereken, sonsuz merhamet sembolüydü. Sesimizi duymadığına inandığımız zamanlarda O’na küsebilecek, “Neden?” diye sorgulayabilecek kadar kendi benliğimizi, haddimizi aşar olmuştuk. Hayatımızdaki her başarıyı, kendi patentimize alırken, her hayal kırıklığını da kadere yorarak, korkunun maskesini “cesaretle” takmaktan hiç kaçınmamıştık.

Olağanüstü bir mekanda, muhteşem bir senaryo ve kusursuz bir yönetmenin oynattığı filmin biz amatör oyuncuları: Bırakın dekorun rengi, kostümünüz, ışık, karşınızdaki diğer oyuncu gibi gereksiz detaylarla uğraşmayı. Siz sadece kendinize odaklanarak, sizden beklenen rolü en iyi şekilde oynamaya bakın. Bırakın bir sonraki sahnede ne olacağını. Şimdiki sahne sizin aslınız olsun. Bir sonrasını düşünürken onu kaybetmeyin. Ve asla unutmamanız gereken; filmin bir sonraki sahnesinde oynayıp oynayamayacağınızın garantisi olmayacak ve hatalı sahnelerin yeni bir tekrarı çekilmeyecek. Şimdi tüm bu konuştuklarımızı baz alarak bir seçim yapmanızı istiyorum:

“Her saniyenin kıymetini bilerek, gereksiz detaylara takılmadan elinden gelen en iyi oyunculuğu sergileyerek, bir başyapıtın parçası olmak mı?”

“Bir önceki, bir sonraki senaryoya takılarak, şu an ki rolünü unutup, filmin sadece kısa bir karesinde yer alan figüran kalabalığından biri olmak mı?”

Hayat ve seçim sizin…

Tınaz Çokkeskin