Hırsız ve Vicdan

Hırsız ve VicdanGeçen gün bir gazete haberi beni çok etkiledi. İnanıyorum ki okuyan herkesi benim kadar etkilenmiştir. Haber bir hırsızlık olayı idi ama bu sıradan bir hırsızlık değildi. Hırsız yükte hafif, pahada ağır ne bulduysa alıp götürmüş. Bu arada kadının dört bileziği ile birlikte, evin sekiz yaşındaki kızının kulak cihazının uzaktan kumandasını da birlikte götürmüştü. İşte gazetedeki habere konu olan bu annenin feryatları, gözyaşları idi. Kadın hırsıza seslenerek “Aldıklarının hepsi helal olsun, bileziklerimi de helal ettim” diyordu. Sonra da “Yeter ki kızımın kumandasını getir” diye yalvarıyordu.

Gazetenin haberinde anlatıldığına göre bu zavallı kız bir yaşındayken ve konuşmayı yeni yeni öğrenirken, ateşli bir hastalık geçirmiş ve bu ateşli hastalık sonucunda işitme duyusunu tamamen kaybetmişti. Bunun üzerine uygulanan tedavilerin hiçbiri sonuç vermemişti. Daha da kötüsü, çocuk işitemeyince, konuşmayı da unutmuştu. Sonuçta işte bu sevimli kız çocuğu artık ne işitebiliyor, ne de konuşabiliyordu. Arkadaşlarıyla koşup oynayamayınca da adeta depresyona girmiş, kendini toplumun dışına itilmiş hissediyordu. Son bir ümit olarak iki sene önce oldukça zahmetli bir ameliyatla biyonik kulak takılmıştı. Bu girişim, çok masraflı olması bir yana, oldukça külfetli bir uğraştı. Çok ayrıntılı birçok testlerden, uzun hazırlıklardan sonra yapılan ameliyatla kulağa elektronik kulak denilen bir cihaz yerleştirilmişti. Bu cihazdan sonuç alabilmek için, ameliyattan sonra da bu güzel kızın uzun bir süre konuşma eğitimi alması gerekmişti. Sonunda şükür ki, bütün bu emekler iyi sonuç vermiş, sekiz yaşındaki bu kız çocuğu da artık diğer yaşıtları gibi duyup, konuşmaya başlamıştı ve okuluna devam ediyordu.

İşte anneyi gözyaşlarına boğan bu aletin çalınan uzaktan kumandasıydı. Kızının kulağına yerleştirilen cihaz, sadece bu kumanda ile ayarlanıyordu. O kumanda olmadan kızının işitmesi tekrar imkansızlaşacak ve bütün emekler boşa gitmiş olacaktı. Kadının isyanı bunaydı.

Çaresiz anne bir taraftan iki gözü iki çeşme hırsıza yalvarıyor bir taraftan da soruyordu: “Bu ne vicdansızlıktır, sende hiç mi vicdan yok?”

Hırsız ve vicdan. Hırsızlık ve vicdanlı olmak.

Bu iki kelime yayana olunca hiç de birbirine yakışmıyor. Bilmem.. Gerçekten öyle mi, hırsızın da vicdanlısı olabilir mi acaba? Bu sorular beni aldı ve bir anda uzun yılların ötesine götürdü.

Genç bir üniversite öğrencisiydi. Babasını yeni kaybetmişti. Okulunun bitmesine birkaç sene kalmıştı. Onun diploma alışını babasının görmesini çok isterdi ama kısmet değilmiş. Babası sağlığında yılda bir kez “Tütün ikramiyesi” alırdı. O zamanlar sigara paketlerinin ağzında küçük bir etikette “MMV dahil” yazan bir etiket olurdu. Milli Müdafaa Vergisi denilen bu vergiyi, devlet sigara tiryakilerinden toplar ve bunun bir kısmını ikramiye olarak malul gazilere dağıtırdı. Vefat edenlere de, son kez ve bir defa olmak üzere toplu bir tütün ikramiyesi verilirdi. Bir malul gazi olan babası vefat ettiğinde, ona ve annesine böyle toplu bir ödeme yapılmıştı. İşte delikanlı okulu bu parayla bitirecekti, yani bitirebilirse. Çünkü annesine kalan küçük dul maaşı ile geçinmeleri imkansızdı. Babasından kalan ikramiyeyi aylara böldüler. Bu ikramiyeden çekecekleri küçük küçük miktarları anasının maaşına eklerlerse, okulun bitişine ancak ucu ucuna yetişiyordu. Bu yüzden de okulda hep başarılı olmak zorundaydı, sene kaybetmeye hiç tahammülü yoktu.

İlk iş olarak annesini Ege’nin o küçük kasabasından İstanbul’a taşıdı. Ellerindeki para ile ancak bir gecekonduda kalmaları mümkündü, oysa ki gecekondular okula çok uzaktı, bir de yol masrafı çıkacaktı. Sonuçta en uygun yer olarak Fatih Yavuz Selim’de bir çatı katını bulabildiler. Delikanlı buradan Çapa’ya yaya gidip gelebilecekti. Buldukları ev, tabii artık buna ne kadar ev denilirse, gecekondu değildi ama gecekondudan beter, kaçak bir çatı katıydı. Dört katlı apartmanın çatısına, dört duvar üzerine bir eternit tavan yapılınca, sözde bir daire ortaya çıkmıştı. Koridor gibi upuzun bir yerdi, ortadan perdeyle bölüp iki odacık oluşturmuşlardı. Uyduruk bir tuvaletiyle, çok ilkel, mutfak niyetine kullanılan bir bölümü vardı. Yağışlı gecelerde yağmur, hele hele dolu tanelerinin eternit çatıda çıkardığı gürültüden uyumak mümkün olmazdı. Rüzgar esince perdeler havalanırdı. Yazın cehennem sıcaklarında, o çatısız mekanda oturmak tamamen imkansızdı. O yıllar daha klima diye bir kolaylık henüz hayatımıza girmemişti, girmiş olsaydı bile, onu satın alacak halleri yoktu. Delikanlının ömrü bitirmenin hayallerini kuruyordu.

Mayıs ayının ilk günüydü. Delikanlı yorgun bir günün ardından eve dönmüştü. Merdivenleri çıkmaya başladı. Apartmanın dördüncü kata kadar olan merdivenleri normaldi ama sonradan yapılan ve dördüncü katı çatı katına bağlayan merdivenler çok ilkeldi. Delikanlı merdivende bir kiraz çekirdeği gördü, iki basamak sonra bir tane daha. “Allah Allah kirazlar çıktı mı acaba” diye aklından geçirdi. Çıkmış olsa bile bu mevsimde turfanda kiraz kim bilir kaç paraydı. Kapısına yaklaşmıştı ki üçüncü kiraz çekirdeğini de gördü. “Bizim evde bu mevsimde kiraz yiyen olmaz, zaten annem de şu saatte evde yok” diye düşünürken, kapının aralık olduğunu fark etti!

“Eyvah” diye bağırdı. Hızla eve daldı. Her taraf adeta talan edilmişti. Kitapları ortalığa saçılmıştı, annesinin elbiseleri yerlerdeydi, komodin çekmecesi hala açık duruyordu. Önce özenle kitaplarını topladı. Kitaplar onun için çok önemliydi. O yıllar bazı atlaslar Türkiye’de yoktu ve yurtdışından ithal ediliyordu bu yüzden çok pahalı idi. Önce atlasları iğreti, portatif kitaplığa yerleştirdi. Sonra annesinin elbiselerini yerden alıp, askıdaki kendine ait tek takım elbisesinin yanına astı. Sonra gözü transistörlü radyosunu aradı; işte orada, her zamanki yerindeydi. Derin bir ohh çekti. Ortalıkta göze çarpan önemli bir eksiklik yoktu. Biraz sonra annesi geldi. Delikanlı telaş etmemesi için anasını yatıştırdı. Sonra annesi de bir eksik bulamadı. Buna bayağı sevindiler.

Delikanlı kiraz çekirdeklerini düşündü. Bu hırsız ağzının tadını biliyor olmalıydı. Ayrıca bu mevsimde kiraz yiyebildiğine göre, maddi durumu da bayağı iyi olsa gerek, diye düşündü. Anasına dönüp, kirazdan yola çıkarak “Anne yanlış meslek mi seçtim acaba, ne dersin?” diye takıldı. Anası bir taraftan başörtüsünü çekiştirirken, “Tövbe de hınzır” diye azarladı. Bir an hırsızı düşündü. Hırsız ne demekti? Adı üstünde işte, adam geliyor ve hiç de hakkı olmayan bir şeyi alıp götürüyor. Kendine ait olmayan bir şeyi gasp ediyor. Bir emeği çalıyor. Başkalarının hakkını sahipleniyor. Ne kadar iğrenç bir şey! Daha da kötüsü bunu çok sinsice yapıyor, gizlice yapıyor, kimse yokken yapıyor. Bu ne vicdansızlıktır böyle! Delikanlı bütün bunları düşündükten sonra, “Peki bizim(!) hırsız” diye aklından geçirdi. Bu “Bizim hırsız” lafına da bayağı güldü. Evet bu bizim hırsızdı ve kirazı seviyordu. Onun hakkında bütün bildiği bundan ibaretti. Bizim hırsız evden hiçbir şey çalmamıştı. O zaman o bir hırsız değildi. İyi ama “Peki hırsız olmayan birinin bizim evde ne işi vardı?” diye söylendi yüksek sesle. Aklı iyice karışmıştı.

1970 Yılı mayıs ayında Milliyet Gazetesi’nde Hasan Pulur’un köşesinde şöyle bir ilan
yayınlandı:

İNSAFLI HIRSIZ

Sevgili hırsız bey kardeşim,

1 Mayıs 1970 Cuma günü 16.30-17.00 sularında evimi ziyaretinde evde bulunamadığıma gerçekten çok üzgünüm. Senin için de, benim gibi züğürt bir öğrencinin evini seçmiş olmak büyük şanssızlık. Her yeri karıştırmana rağmen, her biri 60-70 lira olan kitaplarıma el sürmemen, tek eğlencem transistörlü radyomu bana çok görmemen, bir takım elbiseme dokunmaman inan ki, beni çok duygulandırdı. Ama böyle eli boş çıkman da beni çok üzdü. Bari küçük masa saatimi alsaydın be kardeşim; bir hatıram olurdu.

Gerçi on yedi senedir okul kahrı çekiyoruz ama hala bir baltaya sap olamadık. Bizde böyle be kardeşim, bozuk düzen! Bir hırsız kardeşimize ikram edecek eşyam bile yok. Ama sen meraklanma hiç! Yakında okulumu bitirip doktor oluyorum. O zaman bu meret düzende bizim de daha bir başka yerimiz olacak. Seni o zaman yine bekliyorum. Hem o zaman böyle kümes gibi teras katta oturmayacağım.

Ve seni o zaman bu kadar mahzun, eli boş yollamayacağımı ümit ediyorum. Öyle ya herkes emeğinin karşılığını almalı.

…Ve bütün saygıdeğer hırsızlarımız(!) senin kadar insaflı olmalı!

Ümit Evran

İşte böyle.

Aslında hikaye burada bitmiyor, devamı da var. Madem ki bir kere başladık, bari devamını da anlatalım. Ya da biz anlatmayalım da onu da yine Hasan Pulur’dan dinleyelim.

3 Ekim 1990 tarihli Milliyet Gazetesi’nde “Olaylar ve İnsanlar” köşesi:

Değişiklik

Bazıları, arada sırada, biz dahil “Yahu bu memlekette hiçbir şey değişmiyor!” diye yakınıp dururuz…

Acaba doğru mu?

Bir kere, bu memlekette hiçbir şeyin değişmediğini söylemek insafsızlık…

Görünen köy kılavuz istemez, yalnız “Değişiklik” derken neyi amaçladığımız önemli, üstelik değişiklik mutlaka ilerleyerek olmaz ki, bazı hallerde, toplumdaki değişiklik geriye doğru da olur, onun için hemen “Hiç değişmiyoruz” diye kestirip atmak doğru değil.

İnsanlar da değişiyor, ama öyle, ama böyle…

20 Yıl önce 1970 de Ümit Evran adında bir tıp öğrencisinin çatı katındaki evine bir hırsız girmiş…

Hırsız girdiği evi ne yapar, soyar!

Hayır, soymamış, o kadar insaflı davranmış ki, genç tıp öğrencisi, bizim köşenin aracılığıyla hırsıza teşekkür bile etmiş:

Sevgili hırsız bey kardeşim,

1 Mayıs 1970 Cuma günü 16.30-17.00 sularında evimi ziyaretinde evde bulunamadığıma gerçekten çok üzgünüm. Senin için de, benim gibi züğürt bir öğrencini evini seçmiş olmak büyük şanssızlık. Her yeri karıştırmana rağmen, her biri 60-70 lira olan kitaplarıma el sürmemen, tek eğlencem transistörlü radyomu bana çok görmemen, tek takım elbiseme dokunmaman inan ki, beni çok duygulandırdı. Ama böyle eli boş çıkman da beni çok üzdü. Bari küçük masa saatimi alsaydın be kardeşim; bir hatıram olurdu.

Gerçi on yedi senedir okul kahrı çekiyoruz ama hala bir baltaya sap olamadık. Bizde böyle be kardeşim, bozuk düzen! Bir hırsız kardeşimize ikram edecek eşyam bile yok. Ama sen meraklanma hiç! Yakında okulumu bitirip doktor oluyorum. O zaman bu meret düzende bizim de daha bir başka yerimiz olacak. Seni o zaman yine bekliyorum. Hem o zaman böyle kümes gibi teras katta oturmayacağım.

Ve seni o zaman bu kadar mahzun, eli boş yollamayacağımı ümit ediyorum. Öyle ya herkes emeğinin karşılığını almalı.

…Ve bütün saygıdeğer hırsızlarımız(!) senin kadar insaflı olmalı!

Ümit Evran

Başında da söyledik ya, aradan 20 yıl geçmiş, gelmişiz 1990’a, o yılların genç tıp öğrencisi şimdi Dr. Ümit Evran, kulak burun boğaz hastalıkları uzmanı.

Ne diyordu, o gün evine giren hırsıza?

Hem bir şey çalmadığı için teşekkür ediyor, hem de “Bu züğürtlük böyle sürüp gitmeyecek, ileride doktor olacağım, o zaman seni mahzun, eli boş bırakmam, beklerim!” diyordu.

Hırsız, genç tıp öğrencisinin bu davetini unutmamış olacak ki…

Ne mi oldu?

Kendisinden dinleyin:

“Gerçekte, 20 yıl önce o mektubu yazmamdaki amacım davet filan değil, bir çeşit kara mizahtı. Ne var ki, Bay Hırsız bu daveti unutmamış ve fazla ciddiye almış…

Ve de rövanşı çok kötü aldı!

Geçenlerde şifreli evrak çantasında 10 milyon lira vardı. Çantayı birkaç saatliğine arabanın bagajına bırakmıştım. Döndüğümde ise, Bay Hırsız rövanşı almıştı!

Artık ne kara mizah yapıyorum, ne de yeni bir davette bulunuyorum. Daha da önemlisi para dolu çantayı bir daha bagaja bırakmıyorum.

Bütün hırsızlara duyurulur!”

Şimdi gelin de bakalım, “Bu memlekette bir şey değişmiyor!” deyin bakalım.

20 Yıl önce, evinde hırsızın bile çalacak bir şey bulamadığı genç tıp öğrencisi, bugün arabasının bagajına koyduğu şifreli çantasında 10 milyon liracık taşıyan ve çaldıran bir doktor…

Daha ne istiyorsunuz!

Baksanıza dün züğürtlük günlerinde hırsıza meydan okuyup, dalga geçerken, bugün pes etmiş, “Kara mizah, davet filan yok!” diyor…

Eeee, mal canın yongasıdır, şakaya gelmez!

Ümit Evran