Huzur Dediğin Nedir ki?

Huzur Dediğin Nedir ki?Bu sessizliği ne bozar. Kimden medet umuyorum ki. Şu an gerçekten de yalnız hissediyorum kendimi. Kimse üzerine alınmasın, kimse üstlenmesin bu yalnızlığın mimarlığını. Onu bu hale ben getirdim çünkü. İnce-akıllıca planlarla değil belki; ama zaman-zaman acı içinde inleyerek getirdim onu bu hale. Birilerinden kaçıp birilerine sığındım da yine de yalnızım işte, gün tükenmekte. Zamanı geri alıp bir dakika gibi geçip giden saatlerin göreceliğini sorgulamak isterdim hal bu ki, kime hesap soracağını bile bilmezken ben.

Kimler başucumda geçirmek isterdi acaba, şu kendimi yapayalnız hissettiğim saatleri? Kimleri savuşturdum kalabalığımdan, kimler ardına bakmadan çekip gitmeyi tercih etti de ben başımı bu kanepenin omzuna yaslamış bunları yazmaktayım? Benim için özenle inşa edilmiş hangi kaleyi savurganca yıktım da şuan hangi dört duvarın içinde, birinci tekil şahsın tek kahramanıyım?

Gidecek bir yerim olsun isterdim şimdi, çalacak bir kapım ya da içtenlikle, sıcak bir ses duymak isterdim, mesafeleri aşsa da sesim.

Oysa huzur dediğin nedir ki. Kim kaybetmiş de ben bulayım, bu huzurlu olmaya en müsait, dingin ve sessiz mekânda. Kime sorsam verecek bir cevap bulur herhalde. Bulur da arkasına yaslanır, zaman-zaman huzur bulabilmenin içinde yarattığı rahatlıkla. Huzur dediğin nedir ki oysa… Koca bir evde yapayalnız, televizyonu bile açma gereği duymadan içerden gelecek herhangi bir tıkırtıyla korku içinde kalabiliyorken ben.

Ne istediğimi bilmek isterdim şimdi. O zaman belki yargılayabilirdim kendimi. Sorular sorardım kendime, beni köşeye sıkıştıracak, ecel terleri döktürecek…

Sorular sorardım; bu kalleşçe suçu nasıl işlediğime, nasıl işleyebildiğime dair. Dibine kadar suçlu bulup kendimi, yine ben kurardım soğuk ve çirkin görünümlü giyotinimi. Giyotinin başımı bedenimden ayırmak üzere, hızla aşağı doğru indiğini anladığım birkaç saniyelik zaman diliminde, yüzümde nasıl bir ifade olduğunu göremezdim belki; ama bilirdim yine de yüzümden pişmanlığımın harfi harfine nasıl okunabildiğini.

Yargılamak isterdim kendimi ve bir yargıya ulaşabilmeyi.

Nasıl da acizim oysa şuan, nasıl da çaresiz. Yalnızlığım bile noksan. Böyle mi olur yalnız kalmak. Kafasında bunca kalabalık varken yalnız kalabilir mi insan.

İnsanlarım! Hayatıma bir-bir giren, bazen çıkmayı tercih eden, bazen çıkmamak için direnen ya da çıkmaya gereksinmeyen…

İnsanlarım! Neredesiniz şimdi, ne yapmaktasınız. Geçer miyim şuan, aklınızın bir köşesinden?

Evimin önündeki yoldan mutlu, mesut bir kalabalık geçiyor şuan. Neler düşünüyorlar kim bilir neler söylüyorlar da birbirlerine, bu şen kahkahaları yükselip geliyor kulağıma. Ve bir tıkırtı daha içerden, birilerinin mutluluğuna sevinirken ben tedirgin ediyor beni.

Huzur demiştik değil mi? peki yalnızlık. Onu da söylemiş miydik? Hiç bahsetmediğim bir şeyden bahsetmek isterdim oysa şimdi, hiç tatmadığım bir mutluluktan belki. Hatta o mutluluk gelip kapımı çalsın isterdim, çokça çaresiz olduğum şu dakikada. Kahkahalarla gülebilmenin anlamını çözmek isterdim ya da belki şu kâğıda daha güzel bir yazı döşeyebilmeyi.

Arabalar geçiyor, insanlar yürüyor; kulağımda ayak sesleri. İnsanlar yaşıyorlar ve ben seslerini duyabiliyorum. Peki, ben, tek başıma kalemimin kâğıt üzerinde gezinirken çıkardığı sesten fazlasını çıkaramazken, şuan burada, bu soğuk evde yaşadığımı duyabiliyor mu birileri? Ya da evimin camlarından dışarı vuran ışıklarına bakıp da birileri iç geçiriyor mu? Öyle ya! Ben de yükseklerden seyredilen bir manzaranın silik sönük de olsa bir parçasıyım şimdi. Bir ışık daha sönse birileri fark eder mi?

Şu an bu yaşadığım bir işkence mi? var mıdır bu acının, noktasından virgülüne bir dengi? Oysa parmak uçlarımın pürüzlü bir tende gezinmesini isterdim şimdi ve bir elin sadece elimi tüm içtenliğiyle kavramasıyla yetinebilmeyi. Uyusam günlerce, rüyalara bile yumsam gözümü, geçer mi? üstesinden gelinebilir mi? en başa dönebilir mi insan, hiçbir şey olmamış gibi tebessüm edebilir mi?

Tebessüm edebilmek isterdim oysa şimdi, sebep aramaya bile gereksinmeden. Ağırlığıyla iki adım atmaktan aciz olduğum omuzlarımdaki yükün üstesinden gelebilirdim o zaman belki. Beni istediğim her güzele, her yüze, her ele götürebilen ayaklarıma bakıp da nasıl da şükrederdim.

Ama işte her defasında başa dönmeyi ben de istemezdim ama ve lakin huzur dediğin nedir ki? Birileri doğarken çokça kalabalık yalnızlıklara, birileri ölürken kimsesiz ücra köşelerde ve ben bu evde bu huzurlu olmaya en müsait sessiz ve dingin gecede huzurlu olmayı en fazla ne kadar hak edebilirim ki?

Elif Yıldız