İki Yaşam Bir Ölüm

İki Yaşam Bir ÖlümTren garının bekleme salonunda, akşam saat beşi çeyrek geçe, üzerine kalın puntolarla belediye ismi yazılmış bankta oturuyorum. Sağ tarafımda, ayakta bekleyen, saçlarını limonla parlatmış, ince bıyıklı, uzun boylu bir adam ve ayaklarının hemen dibinde damarları çıkmış koyu yeşil bir bavul. Tam karşımda kırmızı eşarplı bir kadın, bebeği kucağında ninni söylüyor. Hemen hemen bütün garlarda mevcut olan büyük saat bir dakika daha atladı. Bin dokuz yüz seksen yedi senesinin, ocak ayının son haftası, günlerden çarşamba akşamı, saat beşi on altı geçiyor. Önümden tahta bavul taşıyan, başları beş numara -asker olmaları muhtemel- iki delikanlı geçti. Ceketimin cebinden sigara paketimi çıkarıp bir sigara yaktım. Bebek susmuyordu. Heyhat güzeldir de sesleri bacaksızların. Ağlasalar da gülseler de, o eşsiz zırıltı, şu felaketi bol hayata adımlarını yeni atmış umutların sesidir. Ne umutlu bir sözdü…

Kapıdan bir kadın girdi. Otuz yaşlarında ya var ya da yok. Siyah saçlarının kakülleri alnına kadar geliyordu. Düz burnunun, dolgun dudaklarına olan yakınlığı ve küçük çenesinin güzelliği yüzüne yayılmıştı. Üzerinde siyah boğazlı bir kazak, uzun kaban ve kırmızı atkı vardı. Atkı biraz eskimişti. Alt tarafında açık mavi dar kot pantolonunu, siyah çizmelerinin içine sokmuştu. Kadın onu süzdüğümü fark etti. Başımı ayakkabılarıma doğru indirdim.

Bundan üç gün önce neredeydim? Ah benim güzel talebelerim. Ne de canlı, kanlı çocuklardı. Ne de güzel dinlerlerdi tarih derslerimi. Heyhat! Hayatın elbet bir sonu vardır. Canlıyız sonuçta, ölümlüyüz. Fakat tercih etmek, yani ölümü tercih etmek. Siz ona intihar dersiniz ben beyaz yolculuk. Evet, bundan üç gün önce, talebelerimin karşısında tarih anlatıyordum. Bugün ise yolculuğa çıkıyorum. Sonu ölüm olan bir yolculuk… Hayır! Bu karar, gönül sızısının akla ilettiği bir mesaj değildi. Herhangi bir kadını ölmemi sağlayacak kadar sevemedim ben. Benim sorunum insanlara olan kırgınlığım. Saldırganlığım, insanların riya salgısına. İşte bu yaptığım saldırganlık beni ölüme götürüyor. Evet! Yenildim…

Biraz önce kapıdan giren kadın, yanıma yanaşıp saati sordu. Saat taşımam. Garın saatine bakıp söyledim.

‘Hay aksi.’ dedi ve gülümseyerek devam etti. ‘Kafam o kadar dalgın ki koca saati göremedim.’
‘Önemli değil.’ dedim. Tebessüm etmediğimi görünce şaşırdı. Başını saate sabitledi. Onu izledim. Saate bakıyordu. İnsanlarla konuşmak istemiyordum. Sessiz bir gidiş olmalıydı. Bu yüzden, dört kişilik kompartımanın bütün biletlerini kefen paramı harcayarak aldım. Benim kefenim yolculuğun beyazı olacaktı. Karanlık istemiyordum.
Kadın, ‘Karesi ekspresi gecikmeli gelecekmiş.’ dedi ve, ‘onu mu bekliyorsunuz?’ diye sordu.
‘Evet.’ dedim.
Tebessümle, ‘Siz sormadınız ama ben de onu bekliyorum.’ dedi.
Umurumdaymış gibi bir mimik attım. Aslında umurumda değildi. Yine de kırılmasın diye bir serzenişte bulundum.
‘Trenle Ankara yolculuğu güzeldir.’ Daha da cesaretlendi.
‘Ah! Evet gayet güzeldir. Hele bu mevsimde. Manisa’yı geçince her yer bembeyazdır.’ dedi. ‘Beni kar değil de, mesafenin uzaması memnun eder.’ dedim.
Kendinden emin bir şekilde, ‘Uzun yolculuklar çok şey anlatır insana, hele beyazsa!’ dedi.
‘Neden beyaz?’ diye sordum.
‘Çünkü beyaz güzeldir.’ dedi.
‘Anlaşılan o ki, beyazı çok seviyorsunuz.’ Gülümsedi, iç geçirdi, burnunu yukarıya çekip çocuk çirkinliği yaptı ve yine o çirkinlikle,
‘Beyaz çok güzeldir.’ dedi.

Sohbeti devam ettirmek istemedim. İçim karışmıştı. Gözlerim önce o tatlılığı beynime, daha sonra da yüreğime iletiyordu. Bu tip durumlarda, daha doğrusu şu aldığım intihar kararı sonrasında mantığımla hareket etmek zorundaydım. Ayağa kalktım, elimi ceketimin cebine soktum.
‘Hay aksi sigaram kalmamış. Memnun oldum. Gitmem gerekiyor.’ dedim. Aslında sigara oradaydı. Suratında ismimi isteyen merak mimikleriyle,
‘Ben de memnun oldum…’
‘Kerim.’ diye ekledim. Merakını giderince yüzü genişlemişti.
‘Ben de Nur.’ dedi gülümseyerek.
“Görüşmek üzere… ‘Belki başka hayatta.’ Nur.” dedim.

Arkama bakmadan, aceleyle uzaklaştım. Bekleme salonundan çıktım. Gişeye gidip, trenin geleceği saati sordum. Gişe memuresi kadın, sıkıntı belirten bir yüz ifadesi ile, ‘Karesi Ekspresi gecikmeli olarak bir, bir buçuk saat sonra burada beyefendi.’ dedi. ‘Teşekkür ederim.’ dedim. Memurenin canını, muhtemelen benden önce gelip, trenin gecikmesiyle ilgili şikayette bulunanlar sıkmıştı. Son bir şehir gezintisi yapmaya karar verdim. Kadından uzaklaşmam gerekiyordu. Basmane Gar’ının ana giriş kapısından çıkıp, önce Çankaya, sonra Gümrük ve daha sonra Kordon’a vardım. Denize baktım. Şimdi şu anda, Yeşilçamvari ayaklarıma yük bağlasam, denize atlasam kimse durdurmaz beni. Ne bir gürültü ne de angarya, sessizce ölüm sesi kulaklarımda. Öylece durdum. Denize kilitlendim. Yanıma bir adam yanaştı. Saçı başı ağarmış, yüzü kırışmış. Kolumu sıktı.
‘Hele bak delikanlı, bak denize, görüyorsun değil mi? Ne kadar engin, ne kadar bilgili. Altında senden benden daha fazla ceset var. Haşa sen ceset değilsin, bilgili bir duruşun var. Bense şu zamana kadar ceset olmalıydım. Tanrı bilir ya almıyor yanına. Tanrı bilir delikanlı o kısmı. Kadere inanır mısın bilmem. Ha eğer inanıyorsan bil ki, şu Tanrı en iyi yazardır bence.’ Sustu, iç çekti.

‘Bak hele denize delikanlı. Ne coşkulu, ne hırçın. Şu dalgaların çılgınlığına bak! Diyorlar ki; zamanında Mustafa Kemal ve ordusu -ruhları şad olsun- Yunanı tam durduğun yerden dökmüş denize. Haşa bize düşmana saygı duymak öğretildi. Düşman bile olsa, insanın ölümüne üzülürüz de, iyi ki de dökmüş be delikanlı, baksana şuraya. İnsanın baktıkça yaşayası geliyor.’ dedi. Gülümsedim. Konuşmasına devam etti.
‘Ne demiş şair: Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine. Hadi bana eyvallah.’ dedi ve ağır adımlarla uzaklaştı. Arkasından baktım. Aklı sorunlu muydu bilmem ama, aklından sorunu olanlar gülümsetir insanı. Şiir tınısıyla iki dakikada beni bir nebze mutlu etti yaşlı adam. Okuduğum bir kitapta düşmanının ölümüne üzülen insan, bilgili insandır diyordu. Yaşlı adam deli değildi, aksine deli gibi görünmeyi istiyordu.

Nerede kıysam canıma? Karesi ekspresi güzergahlarından hangisinde? Manisa olmaz orası yakındır. Şimdi ben orada ölsem, muallim dostlarım arkamdan konuşacak, özellikle tarihçiler, şehzade sancağında öldü diyecekler. Öyle anılmak istemem, talebelerim ne diyecekler. Fatih’in yetiştiği yerde ebediyete gitti. Derler, iyi öğrettim çünkü. Balıkesir’de ölmek isterim mesela. Nedenini bilmiyorum ama neden olmasın! Ya da Kütahya! Seramikten bir lahite koysunlar beni. Eski Türk usulü gömülmek de isterim doğrusu. Beni Kütahya’nın en ücra kesimine götürüp, bir kurgan yapsınlar. En güzelinden on iki at, üzerime altın elbise, öte dünyada yiyebileceğim yemekler isterim. Bendeki de kibir değil de nedir? Öl işte kompartımanda be adam. Eskişehir’de ölmekte güzeldir. Orada okudum, severim insanlarını. Onu bunu bırakalım da Ankara ölümdür benim için. Başkent!

Bir bakkala girip saati sordum. Bakkallardan nefret ederim. Altı buçuk olmuş. Basmane Gar’ına doğru yürüdüm. Yolda meyhanelerden birine girdim. En ücra masaya oturdum. Garson geldi. Bir kadeh rakı, haydari, deniz börülcesi istedim. Getirdi. Kadın geldi. Dilber-i derya. Tersledim. Gitti. Bir yudum rakı aldım. Genzimi yaktı. Babam geldi aklıma. Gani gani rahmet eylesin mübarek adamdı. Oturdu mu bir yetmişliği devirirdi. Narasını da atardı. ‘Meret.’ derdi. ‘Şişede durduğu gibi durmaz. Ama sağlam içeceksin. Sağlam duracaksın. Edebinle içeceksin, edebinle susacaksın. Bir büyüğünle mi içiyorsun, kadehleri tokuştururken onun kadehi üstte duracak. Sen alta vuracaksın.’ derdi. Severdim babamı. Beni o büyüttü. Validem beni dünyaya getirirken ebediyete varmış. Bana onu hep anlatırdı. Yeşilçam filmlerindeki gibi beni doğururken öldüğü için ne onu ne de beni suçlardı. Onun derdi Tanrı’ydı. Bazen içtikten sonra onunla konuşurdu. ‘Cevap verdi mi?’ derdim. Kahkahayı basardı. ‘Bu aralar yoğun çalışıyor.’ derdi. Haşa dalga geçmezdi. Bir adam bir işe başlarken Tanrı yardımcımız olsun diyorsa, aralarında sıkı bir bağ vardır. Babam öldüğünden beri ağzıma rakı vurmadım. Sevmezdim zaten alkolü. Babamla içiyorum diye içerdim. Son yudumu aldıktan sonra ayağa kalktım. Başım döndü. Hesabı ödeyip çıktım.

Yolda ayaklarıma hakim olmaya çalışarak yürüdüm. Bir dilenci gördüm. Bir kaç kuruş attım. Yaşlı bir teyzeydi. ‘Güzel yüzlü çocuğum, Allah uzun ömür versin.’ diye bağırdı. Gülümsedim. Bugün öleceğimi bilmeyen bütün insanlar toplanmış bana ömür diliyorlardı. Hayatın en büyük mizahı da budur, öldüğünde kara mizah olur. Şimdi şu anda yürürken ölebilirdim mesela. En trajedisinden şu binadan bir kadın başıma düşebilirdi işte. O değil ben ölürdüm. Gar’a vardım. Saat yediye iki var. Karesi Ekspres’i gelmiş. Tabutum gelmiş. Karesi Ekspresi vatanım, kompartımanım yalnızlığımın başkenti olacak. Yalnız bırakıldığım hayattan, yalnız ayrılacağım. Trenin kapısına vardım. İçeriye girdim. Tıka basa dolu. Kompartıman trenin en sonunda. Önce normal biletlilerin önünden geçtim. Vagon tıka basa doluydu. Daha sonra yemek vagonuna vardım. Heyhat! Gitmeden burada bir kaç tek daha atarım diye içimden geçirdim. Kompartımanların olduğu vagona vardım. Benimki en sondaydı. Vagon dört kişilik, dört koltukta yatak olabiliyor. İhtiyacım olmadığı kesin. Odanın kapısına vardım. Sürgülü kapıyı çektim. Gözlerim birden açıldı. Bir kadın! Evet bir kadın, camdan dışarıya bakıyordu. Sürgülü kapının sesini duyunca kafasını bana çevirdi. Nur’du! Burnunu yukarıya doğru çekti, sonra gülümsedi.
‘Gişe memuresi bir kişi daha olacağını söylemişti ama bu kişinin sen olacağı aklımdan bile geçmedi.’ Dedi. Cevap vermedim. Kapıda öyle kalakaldım. Bütün her şey altüst olmuştu.
‘Bir şey mi var?’ diye sordu. Toparlandım.
‘Ha yok bir şey. Seni gördüğüme sevindim.’ dedim. Aslında sevinmedim. Kaşlarını havaya kaldırdı. Gözleri büyüdü.
‘Ne duruyorsun girsene içeri.’ diye bağırdı. İçeri girip oturdum. Ona baktım. Dudaklarını büzüştürmüş beni izliyordu. Gülümsedim.
‘Dedim sana beyaz güzeldir.’ dedi. Sustum. Cevap veremedim. Muhtemelen trenden atlayacaktım. Gazeteler yazacaktı. Muallim şimendiferden atladı. Heyhat! Nereden çıktı bu nur yüzlü Nur karşıma. Ben sözümü tutarım. Bugün öleceğim dediysem öleceğim.
‘Ne iş yapıyorsun?’ diye bir daha yapamayacağım işimi sordu.
‘Öğretmenim.’ dedim. Şaşırdı.
‘Aa öyle mi ne güzel. Ne öğretmeni?’
‘Tarih.’
‘Hiç sevmem. Bence tarih olduğu yerde bırakılmalı. Ne diye deşilir ki.’ dedi. Söylediği şey düşüncelerime tersti. Gerçi düşüncelerimin ne anlamı vardı ki! Ben yine de cevap verdim.
‘Karesi Ekspresi ilk seferini ne zaman yapmıştır? diye sordum. Bir kaşını kaldırdı, başını sağa sola oynattı ve dudaklarını büzüştürerek,
‘Bilmem. Bu o kadar önemli olmamalı.’ diye cevap verdi.
‘Bence önemli. Karesi Ekspresi 23 Nisan 1938’de ilk seferini yaptı. O gün bu gündür umut taşıyor içinde. Evde kocasını bekleyen kadına erkeğini götürüyor. Yıllardır birbirine hasret olan ana ve oğlun birbirine kavuşmasını sağlıyor ve en önemlisi çocukları taşıyor. Düşünsene içinde umut ve gelecek taşıyor. Ve bir yerde gelecekten bahsediliyorsa, geçmişin tozu da vardır. Yani tarih kokuyor. İnsanın genzini yakıyor bu toz. Bugün de geçmişte olduğu gibi bir umut taşıyor işte.’ dedim. Söylediklerimin etkisinde kaldım. Sanki yıllardır içimde bir toz birikmiş ve ben hepsini birden dışarıya saçmıştım. Nur sol yanağını gözüne doğru çekip, sağ kaşını aşağıya indirdi ve kibirli kibirli baktı.
‘Sakin olun öğretmenim. Tamam yolculuk boyunca tarihe laf yok.’ dedi. Hem konuyu değiştirmek için hem de ortamı yumuşatmak için,
‘Sen ne iş yapıyorsun?’ diye sordum.
‘Ben mi? Beyazı severim.’ dedi. Benimle dalga mı geçiyordu? Sürekli beyaz! Nedir bu beyaz takıntısı? Öte yandan bunu söylerken neden bu kadar tatlıydı? Soruların ardı arkası kesilmiyordu. Bunu durdurmam gerekiyordu. Ayağa kalktım, kapıya doğru yürüdüm. Durdum, döndüm. Oda üzerime geliyordu. Nur beni süzüyordu. Tren daha kalkmamıştı. Sürgülü kapıyı açtım. Kendimi koridora attım. Kafamı sağa döndürdüm. Kapı açıktı. Kapıya doğru hızlı adımlarla yürüdüm. Trenden inecektim. İnersem başka bir intihar merasimi planlayacaktım. Birden bir şey oldu. Tam inecekken ‘biletler’ diye bir bağırtı duydum. içimde geri dönme isteği doğdu. Bu yolculuğu yapacaktım. Ne olursa olsun, bu yolculuğu yapacaktım. Geri dönüp Nur’a ölmek istediğimi söyleyecektim. Geri döndüm. Kapının önünde durdum. Cesaretimi yitirmeden, bir çırpıda anlatmalıydım. Yapamadım. Kadın hiç bir şey olmamış gibi eline bir kitap almış, okuyordu. Tren hareket etti.

Karşısına geçip oturdum. Kitabı süzdüm. Eliyle kitabın kapağını kapatmasına rağmen, baba kısmını görüyordum. Babalar ve oğullar olabilirdi. Süzdüğümü fark etti ve kapağı görmem için elini biraz aşağıya indirdi. Evet oydu. Rus yazar Turgenyev’in Babalar ve Oğullar’ıydı. Başını kaldırdı.
‘Okudun mu?’ diye sordu.
‘Evet.’ dedim ve, ‘biraz önce öyle çıktığım için özür dilerim. Bir şey unuttuğumu sandım.’ diye ekledim. Güldü. ‘Önemli değil.’ dedi.
‘Bu Nihilistler ilginç insanlarmış doğrusu. Bazarov yakaladığı kurbağayı yiyecek mi?’ diye sordu. Kahkahayı bastım.
‘Hayır onu deney için yakalıyor.’ dedim. Kitabı kapatıp çantasına koydu. Sigara istedi. Verdim. Yaktı. İki dirseğini birden bacaklarına koydu. Sigarayı öyle içti. Arada sigara dumanından yuvarlak çıkarmaya çalışıyor ama başarılı olamıyordu. Güldü.
‘Neden beyazı bu kadar seviyorsun?’ diye sordum.
‘Çünkü güzeldir.’ dedi. Hep aynı cevap.
‘Bana beyazı anlatabilir misin?’ diye sordum.
‘Elbette anlatabilirim.’ dedi.
‘Anlat o zaman.’ dedim.
‘Bazı şeyleri anlatmaya gerek yoktur aslında. Ayrıca bu durum görecelidir. Mesela bana göre beyaz güzel bir şey olurken, sana göre bir kefen parçası olabilirdi.’ dedi. Nokta atışı. Konuşmaya devam ediyordu.
‘Bir film izlemiştim. Bir kuşun yolculuğunu anlatıyordu. Siyah beyaz filmlerde görebileceğin renkler sınırlıdır. Kuş siyahtı. İlk sorum neden kuş beyaz değildi. Ayrıca bu filmi izlerken genç bir kızdım. Başımı yukarıya kaldırdım ve dedim ki, Tanrım beni beyaz bir kuş yap ki uzaklara uçabileyim.’ dedi.
Babam demişti. Sanırım Tanrı çok meşgul.
‘Ayrıca beyazı düşlemek sana serbest ve rahat bir zihin sunar. Kısacası özgür olmayı düşledim. Ha bu arada gelinlikte beyazdır ama tarzım değildir belirteyim dedim.’ Yine güldüm. Ne güzel anlatıyordu. Susmasaydı ve ben ölmeseydim. Tanrım ne diyorum ben, kendime gelmem lazım. Ayrıca bir söz verdim kendime.
‘Bence bu günlük bir istisna yapabilirsin. En azından yolculuğun sonuna kadar.’ dedi. Anlamadım. Ne demek istemişti? İntihar…
‘Ne istisnası?’ diye sordum.
‘Balıkesir’de kar göreceğiz birlikte. Hem belki tren biraz mola verir ve aşağıya inip kar yeriz.’ dedi. Bir an içimi okuduğunu düşündüm. Ölmeden önce böyle bir şey yapmayı isterdim. Güldüm.
‘Tamam olur.’ dedim.
Biraz sohbet, çoğunluğu bakışma, bir saat kırk dakika sonra Manisa’ya vardık. Trenden inmedik. Bir kaç soru sordu. Cevapladım. Tren hareket etti. Saruhanlı, Kapaklı, Akhisar derken, birden gözleri doldu.
‘Neden ağladın?’ diye sordum.
‘Çok aptalım. Çocuk gibiyim. Karı görmeyi hesap edebiliyorum ama karanlığı hesap edemedim.’ dedi. Ne kadar güzel bir çocuktu öyle, dudaklarını büzüşü, gözlerinden yanağına akan küçük yaşlar. Ayağa kalktım. Kalbim deprem yeri. Yapma Kerim! Aşık olma! Mantık yok mu sende? Yanına oturdum. Başını kaldırıp bana baktı. Gözlerimi gözlerine sabitledim.
‘Söz veriyorum sana Nur, Balıkesir’e varmadan karı göreceksin.’ dedim. Samimiyet izin verseydi, sağ elimin işaret parmağıyla gözündeki yaşı silecektim ama babam böyle öğretmemişti. Tekrar yerime döndüm. Tek kelime etmedi. Kırkağaç ve Soma. Başını cama döndürdü. Gördüğü karın ta kendisiydi. Öbek öbek açtı gözlerini, bir bana bir kara bakıyordu. Çocuk aklıyla bir şeyi hesap edememişti Nur.
‘Çok aptalsın.’ dedim gülerek, ‘Çocuk gibisin, karı görmeyi hesap edebiliyorsun da beyazın gece göründüğünü hesap edemiyor musun?’ diye sordum. Dudaklarını burnuna çekti, kaşlarını indirdi.
‘Annem hep ne derdi biliyor musun? Eğer açsan banyo yapma, soğuğa çıkma. Çok acıktım.’ dedi.

Tren Soma’yı geçerken, yemek vagonuna gittik. Balıkesir’e kadar bir saatimiz vardı. Barın önündeki masaya oturduk. Garson geldi. Kibar bir serzeniş yaptı. İkimiz de aynı yemeği aldık. Arada çatalını benim tabağımdakilere daldırıyordu.
‘Bir şeyler içer miyiz?’ diye sordum.
‘Elbette ben rakıyı çok severim.’ dedi.
‘Dur tahmin edeyim rakı da beyazdır.’ dedim. Abartılı bir şekilde güldü. Rakı geldi. Rakı gelmişken ona babamı anlattım. Pür dikkat dinledi. Güldü. Son yudumu alıp kadeh kaldırırken, kadehini benim kadehimin altına vurdu. Bu onun hem masadaki bana hem de anlattığım babama duyduğu saygının eyleme dökülmüş haliydi. Tren Savaştepe’yi, Soğucak’ı geçti ve Balıkesir’den önce son durak olan Çukurhüseyin’e vardı. Lavaboya kalkıyormuş gibi yapıp hesabı ödedim. Kızdı. Ama ona birazdan Balıkesir’e varacağımızı söyleyince sevincinden havalara uçtu. Kompartımana gidip kabanlarımızı giydik. Tren durunca birden koşmaya başladı. Arkasından indim. İner inmez tam kalbime bir kartopu yedim. Nereden vuracağını iyi biliyordu Nur. Yere eğilip eline kar aldı ve doğruldu. Atacağını zannettim. Hazırdım, at hadi yine aynı yere. Atmadı, ağzına bir parça kar aldı. Havayı kokladı. Gözlerini bana dikip,
‘Yemek ister misin?’ diye sordu.
‘Elbette.’ dedim. Bana doğru yaklaştı. Eline bir parça kar alıp dudaklarıma doğru getirdi. Heyecanlandım, belli ettim, bu anın hemen geçmesi için aceleyle uzanıp karı ağzıma aldım. Güldü. Birden kendini yere attı. Sırt üstü uzandı. Başıyla gelmemi işaret etti. Soğuk karın üzerine sırt üstü uzandım. Yıldızlara baktık. Bana kuzey yıldızının hikayesini anlattı. İlk defa dinledim. Makinist trenin ıslığını kulaklarımıza yaydı. Aceleyle trene koştuk. Önce ben bindim sonra elimi uzattım. Tutmadı. Bunun nedeni kendi çıkmak istediği için olabilirdi ya da gerçekten bana elini vermek istememişti. Kompartımana gelince uykusu geldiğini söyledi. Ondan Babalar ve Oğulları istedim. Verdi. İki koltuğun tam ortasındaki ipten tutup yatağı açtım. Uzandı. Sol kolunun üzerinde, yüzü bana doğru dönük gözlerini kapadı. Kitabın en sevdiğim bölümü olan Bazarov’un ölümünü okudum. Kitabı masaya koydum. Hiç bir kadını ölmemi sağlayacak kadar sevmemiştim ben…

Neredeydim ben? Neden ölmek istiyordum? Bilinçaltımda beni engelleyen ne olabilirdi? Bundan iki bin yıl önce Epictetus adında bir filozof, ‘insanın anavatanı çocukluğudur.’ demiş. Bu sözü her seferinde yineler dururdum. Neden bilinçaltıma ulaşamıyordum? Nedeni insanlardı. Mahallemizde bizi çikolatayla kandırıp, oramızı buramızı elleyen ve kimseye söylemediğimiz kötü bakkal amca mıydı? Hayır değildi. Çünkü bunu hatırlıyordum. Sapık bakkalın ne yaptığını hatırladığım için bu duruma karşı önlem alabiliyordum. Babama duyduğum özlem miydi beni ölüm isteğine bulayan? Hayır bu da değildi. Babamla ilgili tek bir kötü anı vardı o da yeni aldığı sandaletleri top oynarken yırttığımda suratıma vurduğu eliydi. O zaman acımıştı ama şimdi acımıyordu. Üstelik gerekli bir eldi o. Ne de güzel vurmuştu. Yoksa benim anavatanım annemden yoksun geçirdiğim çocukluğum muydu? Nur’a baktım. Göz kapakları kapanınca onu bir nergis çiçeğine benzettim. Ne güzel uyuyordu. Oturduğum yerden doğruldum. Sürgülü kapıyı sessizce açtım. Koridora çıktım. Kapıya yöneldim. Düşündüğüm tek şey, kapıyı açmaktı. Hızlıca kapıyı açtım. Yüzüme rüzgar vurdu. Trenin ne kadar hızlı olduğunu merdivene ayağımı atınca anladım. Yüreğimden korku feryatları yükseliyordu. Hayır ben cesur biriyim. Ölüm korkusu bu muydu? Yüzüme vuran rüzgarın serinliği, babamın tokadı gibi çarpan kar taneleri, ne işiniz var tenimde. Başımı ileriye, yavaş yavaş geçen dağlara kaldırdım. Birden babamın bana gösterdiği annemin eski fotoğraflarındaki nur yüzü tam önümde belirdi. Ne de güzeldi annem. Siyah beyaz fotoğrafı renklendiriyordum. Annemin dalgalı saçları babamın anlattığı gibi kahverengi olmuştu. Yüzüne ten rengi serpiştirdim. Gözlerine zeytin taneleri ektim. Ah benim güzel annem ne de güzelsin. Elini uzatsan alsan beni bu hayattan. Ne kadar da yalnızmışım? Geriye dönüp, yaşadığını görmek, memenden bir damla süt içmek için neler vermezdim. Saçlarımda ellerini hissetmek için neler vermezdim. Ses tonunu hep hayal ederdim. Nasıldı sesin? Askerdeyken çocuklar benim kalemimden mektup yazdırırlardı annelerine, ben hep sana yazdım. Duydun mu sesimi? Atlasam gelir miydim yanına? Tanrı beni senin yanına verecek kadar sevmiş midir? Babam, sen ve ben cennetin eşsiz ırmaklarında yüzer miydik? İntihar edenler cehenneme gidiyormuş? Bu doğru mu anne? Sevgi cennetin en yüksek makamı değil midir? Yoksa orada da kötülüğün hiyerarşisi mi var? İnsanları sevdim diye, seni ve babamı sevdim diye, beni kendimi öldürdüm diye cehennemin en ücra köşesinde yakarlar mı? Nasılda korkuyormuşum ölümden, ona bu kadar yakınken, ona bir adım varken…

Babam bana cesur olmayı öğretti. Peki ama Nur? Ona ne olacak? Daha önce hiç bir kadını beni ölümden döndürecek kadar sevmedim ben. Ah Nur, kakülleri kaşlarına varan sevgilim, saçlarındaki beyazı görmek isterdim. Düşüncem seni aldatmasın, ben ölümü düşleyen biriyim… Atlasam ölür müyüm? Ellerimi bıraktım. Boşluk duygusu. Biraz sonra vereceği kısa süreli acının yanında ne kadar hoş geliyor insana…

Bir elin kavrayışını hissettim. Geriye doğru düştüm. Gözlerim açıldığında Nur telaşlı, dolmuş gözlerle bana bakıyordu. Yüzüme vurup adımı tekrarlıyordu. Bir sürü beddua işittim. Ellerini yüzümde gezdiriyor, alnımı öpüyor, şükürler savuruyordu.
‘Aptal adam, aptal Kerim. Ne yapıyorsun sen? Delirdin mi?’ diye bağırıyordu. Konuşamadım. Gırtlağımdaki korku bekçileri şişip, konuşmamı engelliyordu. Anladı. Beni kompartımana götürdü. Yattığı yatağa oturttu. Terli avuç içleri yanaklarımdaydı. Nasıl da sıcaklardı. Ellerini çekti, yanıma oturdu…

Eli ellerimdeydi…

Tuncay Ünaydın