İnsan Kendi Yükünün Eşkıyası, Ruhunun da Soyguncusu Olabilir mi?

İnsan Kendi Yükünün Eşkıyası, Ruhunun da Soyguncusu Olabilir mi?Yazacağım bu yazı aslında hepimizin çok iyi bildiği ve yaşadığımız şu hayatın içinde var olan, çevremizde her an cereyan eden tüm insanlığı ilgilendiren ve temelin özü olan tamah veya kanaatsizlik ile ilgilidir. Hz. Mevlana’nın Mesnevi’de söylediği bu inanılmaz söz, inanın bir beşerin bir konuyu bu kadar dikkatimizi çekecek bir şekilde dile getirmesi çok zordur. Hz. Mevlana bir konuyu anlatırken o konu hakkındaki çok çarpıcı bir söz, bir misal veya hikaye ile tüm insanlığın dikkatini çekmesini sağlıyor ve ne kadar mükemmel ifade ile bizlere sunuyor.

“Bizim yükümüz yine kendi yükümüzün eşkıyası, bizim bedenimiz ruhumuzun soyguncusudur.” Tam beyit bu şekilde yazılmıştır.

Konuyu biraz açarsak görürüz ki kişinin mal hırsı, doymak bilmez istekleri, tükenmeyen arzuları, hep daha fazlasını isteme, istiğna(doygunluk) yokluğu, almakla yetinmeyen nefsimizin ve isteklerimizin bizlere yük üstüne yük bindirip; sanki kendi yükümüzü çalan, talan eden bir hırsız varmışcasına tekrar tekrar o yükleri yerine koymak gibi bir şuuraltı, içgüdüsel bir eylem yapmamıza sebebiyet veriyor. Biraz düşünürsek gerçekte de öyle olmuyor mu?

Özellikle bayanların, gençlerimizin, tabii ki biz erkeklerin gardolaplarına baktıklarında belli bir süre sonra ne kadar lüzumsuzca bir alışveriş yaptığımız ve inanılması zor olan bu kadar eşyanın alınmış olması malumdur ki hepimizi şaşırtıyor. O kadar ki, çuvallar dolusu eşya ya modası geçmiş ya da demode tabiriyle atıl bir durumda kalıyor. Tabii ki bu yaşam tarzı bizi gerçek olarak tüketici bir toplum yapmalarından kaynaklanıyor. Çünkü toplum olarak tüketmeye ve harcamaya endeksli bir yaşam bizlere sunuluyor. İstesek de istemesek de bu çarkın içinde eriyoruz ve yuvarlanıyoruz. Bize sunulan bu hayat tarzı, harcamaya yönelik sistemin değişmez bir unsuru.

Bu yazdıklarım genelde maddi yönden bize yansıması. Fakat bir de, asıl daha önemlisi, bedenimizin ruhumuzu soyması. Gerçekten bu cümlenin çok düşünülmesi gerek; insanlığımızı ilgilendiren önemli bir konu. Bedenimizin istekleri doğrultusunda her canlının yaptığı gibi açlığımızın giderilmesi, yeme, içme, uyku, cinsellik gibi yaşamsal faaliyetlerin o denli bizi sarması ki başka bir ifade ile sadece bedensel bir yaşam tarzı. Çok güzel bir söz vardır; yemek yaşamak için şarttır. Yaşamak yemek içmek değildir. Bedenimizin sadece doyurulması adına tüm canlılardan farkımız olan insan yaradılışımız yani bize Allah’ın içimize programladığı RUH güzelliğinin kendimiz tarafından adeta soyulması. İşte bu durum kendisi için yaşayan insan tiplerinin egoizm, bencillik, Arapça ENE olan kavramları hep ön planda tutup, karşı tarafın hiçbir istek ve ihtiyacına önem vermeyen bir insan profili çiziyor olmamız. Bu insan tiplerini günümüzde o kadar çok görüyoruz ki, inanın bu kadar kendisi için yaşamak bize adeta empoze ediliyor.

Halbuki biz toplum olarak TÜRK ve Müslüman bir ülkeyiz. Sevgili Peygamberimizin yaşadığı o devri, saadette nasıl bir davranış sergilediğini, atalarımızın bu hayat tarzlarını kendimize örnek almadığımızı gösteriyor olması çok önemli bir husustur.

İslam alimlerinin üstüne basa basa söylediği ve Hz. Mevlana’nın bu veciz sözleri “Ruhunu doyurmasan bedenin aç kalır.”; gerçekten de bu kavram bize manen yükselme, iyiyi, güzeli, yardımı, ihtiyaç sahibi insanları kucaklamayı öğreten bir beyittir. Bize düşen bu hayatta ruh zenginliğini her an yükseltmek, nefsimizin bize yaptığı baskılara ve oyunlara boyun eğmemektir. Rabbim bizi bu duygularla yaşatsın.

Neyzen Ahmet Hamdi Erdoğmuş