Kadının Özgürleşmesi Erkeği de Özgürleştirir

Kadının Özgürleşmesi Erkeği de ÖzgürleştirirHer yıl olduğu gibi bu yılda 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde ana gündem maddesi Türkiye’de kadınların durumu olacak. Kadınların medyadan tutun siyasete kadar her alanda eksik temsili, kadına yönelik şiddetin 21. yy. Türkiye’sinde halen hüküm sürdüğü gibi kadınların yıllardır haykırdığı sorunlar daha bir yüksek sesle dile getirilecek. Çok büyük bir ihtimalle televizyonlarda düzenlenecek birkaç tartışma programında da kadın kotası tartışılacak. Tartışma da “kota, kadına hakaret midir yoksa kadın katılımının arttırılması için etkin bir araç mıdır” noktasını çözüme kavuşturamadan süre kısıtı nedeniyle sona erecek. Kadınların yıllardır haykırdığı sorunları bir sonraki 8 Mart’a kadar unutarak ve belki de en önemlisi bu sorunların çözümünü yine kadınlara bırakarak yeni bir güne başlayacağız.

2009 yılında İsveç Uluslar arası Kalkınma Ajansı(Sida) tarafından finanse edilen ve UNDP tarafından yürütülen “Yerel Siyaset ve Kadınların Karar Alma Süreçlerine Katılımı Projesi” kapsamında oluşturulan “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Çalışma Grubu” toplantısına katılmıştım. Buluşma kapsamında feminist yazar Pınar SELEK şöyle demişti: “Kadının Özgürleşmesi Erkeği de Özgürleştirecektir!”

Bu söylemi daha iyi anlamak için sanırım Toplumsal Cinsiyet kavramına daha yakından bakmakta fayda var. Toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyet kavramının ötesinde tüm cinsiyet algılarının çevresel koşullar tarafından belirlendiğini öne sürüyor. Toplumsal cinsiyet, bireyin yaşadığı kültüre, topluma ve çevreye göre değişimler gösteriyor. Bu bakımdan diyebiliriz ki biyolojik cinsiyet anne karnında oluşurken, toplumsal cinsiyet doğumdan sonra oluşuyor. Bunun en belirgin özelliği toplumda egemen olan “kızlar şöyle olur, erkekler böyle olur” türü söylemlerdir. Bu kavramdan da anlaşılacağı üzere bizler biyolojik olarak kadın ve erkek olarak dünyaya geliyoruz fakat kadınlığı ve erkekliği yaşayarak öğreniyoruz. İşte aslında Türkiye’de kadınların yıllardır yaşadığı tüm sorunların kaynağı bu erkeklik ve kadınlık algısı. Bu nedenle Türkiye’de Kadın Sorunları diye ifade edilen aslında bir kadınlık ve erkeklik sorunu.

Kadının Özgürleşmesi Erkeği de Özgürleştirir
Karikatür: Rasim Özkan

29 Mart Yerel Seçimleri öncesi CNN TURK’te seçim yardımları ile ilgili bir program yapılmıştı. Programda Diyarbakır’da bir eve gidilmiş ve evde yaşayan bir kadının 3 çocuğu ile hayatlarını nasıl idame ettirdiği anlatılmıştı. Tek göz odadan oluşan evde soba komşudan gelmiş, kömür sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakfından, biri kundakta ikisi yeni ayaklanmış çocuğun giysileri ise belediye ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarının yardımlarından. Özetle yardımlarla idame ettirilen bir hayat gözler önüne seriliyordu. Yoksulluğun dip noktası bu olsa gerek…

Muhabir kadına soruyordu, Niçin çalışmıyorsun? Kadın kundaktaki bebeğini göstererek “Nasıl çalışayım? Bu çocuğu kime bırakacağım? Çocukları bırakacak kimsem yok. Okuma yazmam yok ama en azından evlere temizliğe gidebilirim ama bu çocukları bırakamıyorum kimseye.”
Muhabir tekrar sordu, Eşin yok mu? O nerede? Kadın yanıtladı, “2 yıl önce evi terk etti. Çok iş aradı, bulamadı, en sonunda kaçtı gitti.”

İlk bakışta yoksulluk sorunu olarak gözüken bu duruma Toplumsal Cinsiyet gözlüğü ile baktığınızda durum apaçık ortaya çıkıyor. Toplumda egemen olan “erkeğin evin geçimini sağlaması, güvenliğini sağlaması, aş getiren ve iş sahibi olan” konumu bu örnekte erkeğe altından kalkamayacağı bir yük getirmiş anlaşılan. Yoksullukla mücadele etmek yetmiyormuş gibi bir de omuzlarına aş getirememesi ve iş sahibi olamaması nedeniyle bir başka ağır yük binmiş. Amiyane tabirle, toplumda egemen olan görüşe göre, adamlığından utanmış ve kaçmış.

Benzer örnekleri kadın vücudu üzerinden şekillenen namus anlayışı sonucu ortaya çıkan namus cinayetlerinde, yine erkeklerin güvenlikten sorumlu olması anlayışından ortaya çıkan kadına yönelik şiddette de görmek mümkün. Hangi örneğe bakarsanız bakın zarar gören asla sadece kadın olmuyor. Biri namus cinayeti yüzünden yaşamını yitirirken diğeri hapishaneye düşüyor. Bu nedenle sorun her iki tarafı da yakıyor.

Her şeyden önce eğer ki ülkemizde kadınların konumunun güçlenmesini ve toplumsal yaşama tam ve eşit biçimde aktif katılımlarını istiyorsak, bunun yalnızca kadınlarla gerçekleşmeyeceğini anlamamız gerekiyor. Kadın Sorunları diye dile getirilen sorunlar aslında Toplumsal Cinsiyet sorunu. Bu nedenle ülkemizin Toplumsal Cinsiyet bakış açısına dayanan insani yatırımlarını arttırması büyük önem taşıyor. Zira kadınların toplumsal yaşama katılım sorunları erkekler olmadan çözülebilecek bir mesele değil. Gerçekten de Türkiye’de kadının konumunun güçlenmesi sadece kadınlara bırakılamayacak kadar önemli ve kapsamlı bir konu. Üstelik bu konu aynı zamanda erkeklerin özgürlük mücadelesi…

Erkekleri dışlayarak ya da kadın – erkek ilişkisini ezme – ezilme ilişkisine dayanarak atılacak adımların etkin ve başarılı olmayacağını en iyi aşağıdaki fıkra açıklıyor.

“Dünya Feminist Kongresi’nde ülke delegeleri kürsüye gelerek bir önceki yıldan bu yana hayatlarındaki değişimleri paylaşıyorlarmış. İlk olarak kürsüye gelen Amerikan Delegesi “Geçtiğimiz yıl almış olduğumuz kararları aynen uyguladım. Eve gidince kocama bundan böyle temiz çamaşır giymek istiyorsan, çamaşırlarını kendin yıkayacaksın. İşte makine orda dedim” demiş. İlk gün bir şey görmedim, ikinci gün bir şey görmedim. Üçüncü gün ise bir de baktım ki kocam makinenin önünde sadece kendi çamaşırlarını değil benimkilerini de yıkıyor.”

Amerikan delegesinden sonra kürsüye Alman delegesi gelmiş. “Geçtiğimiz yıl kongrede aldığımız kararları eve ulaşır ulaşmaz uygulamaya koydum. Kocama “Bundan sonra temiz tabaklarda yemek istiyorsan bulaşıkları sen yıkayacaksın dedim” demiş. Birinci gün bir şey görmedim, ikinci gün bir şey görmedim. Üçüncü gün ise bir de baktım sadece kendi bulaşıklarını değil benimkileri de yıkamaya başladı.” demiş.

Alman delegesinden sonra Türkiye delegesi kürsüye gelmiş. “Geçtiğimiz yıl aldığımız kararları aynen uyguladım. Kocama “Bundan sonra aç kalmak istemiyorsan kendi yemeğini kendin yapacaksın dedim. Birinci gün bir şey görmedim, ikinci gün bir şey görmedim. Üçüncü gün ise sol gözüm biraz açılır gibi oldu” demiş.

Hep birlikte daha özgür ve eşit yaşama dileğiyle…

Ahmet Batat