Mavi Gözlü Dev Adam

Mavi Gözlü Dev Adamİlk kez çocukken duymuştum ismini. Öğretmen anne ve babanın çocuğu olduğum için mi bilmiyorum ama, sanki “evden biriymiş” hissini uyandıracak kadar çok geçiyordu adı. İlk başlarda çok ilgimi çekmese de zamanla kendimi konuşulanlara kulak kabartırken buluyordum. Nasıl bir adamdı bu Mustafa Kemal ki yapılan her yenilikte, atılan her adımda onun adı vardı? Bazen de Atatürk diye birinden bahsediyorlardı. İkisini de birbirine çok benzettiğimden; “İkisi de bu kadar iyilik yaptığına ve birbirlerine bu kadar benzediklerine göre çok iyi iki arkadaşlardır herhalde.” diye düşünüyordum. Tüm bu güzelliklerin, duyduğum o isimlerin aslında tek bir kişiye ait olduklarını bilmeden…

Bir gün babama; “Kim bu Mustafa Kemal, kim bu Atatürk? Tanıdığımız birileri mi?” diye sordum. Şaşkınlıkla karışık bir gülümsemeyle beni yanına oturttu. Ve başladı anlatmaya…

Babam onu bir masal gibi anlatmıştı bana. Hala bile o gün söyledikleri kelimesi kelimesine aklımdadır. O gün öğrenmiştim, Mustafa Kemal ile Atatürk’ün aynı insan olduğunu. Neden bilmiyorum, belki de çocuk aklıyla, bir insanın bu kadar çok şeyi yapabileceğini hayal edemediğimden, onu hep iki kişi olarak hayal etmiştim. Sonra babam bana resmini gösterdi. Sapsarı saçları, denizden bile mavi gözleri olan çok yakışıklı bir adam vardı karşımda. Çatık kaşlarının altında, çocukken bile farkedebileceğiniz bir güç vardı o bakışlarda…

Okula başladığım ilk gün, sınıfta, şaşkın şaşkın, biraz da korkarak etrafıma bakarken, o zamanlar bana kocaman gelen kara tahtanın üzerinde asılı duran resmiyle göz göze geldim. O an ona bakarken, sanki beynimde biri; “Korkulacak bir şey yok çocuk.” dedi. Bilmediğiniz bir yerde, tanıdığınız birini görünce hissettiğiniz o rahatlamayı hissettim bütün benliğimde. O da orada bizimleydi ve aslında çok da korkulacak bir yer değildi okul.

Yine çocukken bir gece rüyamda gördüm onu. Sınıfın kapısından içeri girdi, o ve kocaman gülümseyişi. Sıramın üzerine oturup, etrafa bakarak; “Bana sormak istediğiniz bir soru var mı çocuklar?” dedi. Hemen parmak kaldırıp; “En çok ne sizi korkutur?” dedim. Gözlerimin içine bakarak, hafifçe gülümsedi ve “Karanlık… en çok karanlıktan korkarım.” demişti. Uyandığımda hala rüyamın etkisindeydim ve nasıl olur da onun gibi biri karanlıktan korkar ki diye düşünmüştüm. Onun “karanlık” olarak kastettiği şeyin, aslında ülkemizin bugün içinde bulunduğu durum olduğunu çok sonradan anlayacaktım…

Yaşım büyüdükçe, onun hakkında yeni şeyler öğrendikçe, kendimi ona hep daha yakın hissettim. Tuhaf bir histi bu. Hayranlığım arttıkça, onunla aramda olan mesafeler de kısalıyor gibi geliyordu bana. Belki hepinizde olmuştur, sanki onu bir tek ben anlıyormuşum, en çok ben seviyormuşum gibi geliyordu bana.

Zamanında yaptığı onca mücadeleler, gösterdiği özveriler, sabır ve kararlılıklar, birçok kez ölüme attığı çelmeler, günümüzde onun konumunda olanlara karşı son derece mesafeli yaklaşmama neden olmuştur. Kafamdaki soruysa o zamandan bu zamana hep tazeliğini korumuştur: “Nasıl oluyor da onca imkansızlığın, güçlüğün içinde bir insan çıkıyor ve beraberindeki kahramanlarla bir ülkeyi ‘gece’den ‘sabah’a uyandırıyor da bugün onların konumunda olan insanlar bu vatan için kılını bile kıpırdatmıyor?”

Atatürk ile büyüyen bir çocuk iseniz, masallardaki kahramanlara ihtiyaç duymazsınız. Hayatınızda bir idol arayışı içine girmezsiniz, çünkü tüm bunları onda bulmuşsunuzdur.

Dünyanın hiçbir yerinde, halkını bu kadar kendi benliğiyle özdeşleştirmiş, insanına bu kadar içten ve yakın olan, bir bayramı çocuklarına hediye eden başka bir lider daha göremezsiniz. Öyle bir lider ki kendisinin övülmesine şiddetle karşı çıkarak; “Benim naciz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.” diyecek kadar mütevaziliği kendisine zırh olarak giymiş bir lider…

Zaman zaman gururla karışık bir sitem de kaplar benliğimi. “Acaba, acaba bu kadar özverili ve fedakar olmasaydı da biraz da kendini mi düşünseydi?” diye.

Asla sonunu göremediğim, o derin bakışların gizemini hiçbir zaman tam anlamıyla çözemedim. Tek bildiğim, o bakışlarda; karşı konulmaz bir gücün, aşkın ve vatanı için ertelenen bir hayatın olduğuydu. O zamanların yarınları bugünler için, ertelenmiş, vazgeçilmiş ve hiç kişiye özel yaşanmamış koca bir hayat…

Vicdanen sana karşı rahatsızım atam. Asla istediğin gibi, birlik ve beraberlik içinde olan, her zaman ileri bakan, cesur bir ülke olamadık. Tırnaklarınızla kazıdığınız, uğruna nice kahraman kanlarının akıtılarak kazanıldığı özgürlüğün, bağımsızlığın kısaca altın tepsiyle sunduğunuz bu güzel vatanın üzerine kurulmayı bildik sadece. Hem de bırakın sahip olunanları geliştirmeyi, genişletmeyi, emanetleri tükete tükete kurulmayı bildik. Bize pamuklara sararak emanet ettiğin vatanını bugün bu haliyle görsen kimbilir neler derdin? Gözlerinde belirecek hayal kırıklığını, öfkeyi tahmin etmek çok da zor değil…

Sen, bizler için her zaman ulaşılmaz, hiç eyleme dökülmemiş bir aşk gibiydin. Belki sana dokunamadık, belki seni sadece o birkaç dakikalık renksiz görüntülerden görüp, sesini cızırtılı kayıtlardan dinledik ama seni, içimizde hep en canlı, en renkli halinle yaşadık.

Canım atam, sana olan hislerimizi, özlemimizi, hayranlığımızı anlatmaya değil bu sayfalar, ömür yetmez. Her günümde biraz 29 Ekimlerin gururu, 23 Nisanların sevinci, 30 Ağustosların zafer coşkusu, 10 Kasımların iç yakan hüzünleri, kısaca her günümüzde sana ait bir şeyler var Atam.

Bugün hala sokakta oynayan bir çocuğun o “katkısız” gülüşünde hala seni ve yarınlardaki ümitlerini görüyorum.

Atam, çocukluğumdaki MAVİ GÖZLÜ DEV ADAM, bugün hayatımdaki KAHRAMAN: “Ne mutlu senin çocuklarından biri olma şerefi bahşedilen bana, NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE.”

Tınaz Çokkeskin