Memento Mori

Memento Mori“Carpe Diem çıkmazı”

Hayat, mutlu olma arzusu ile acı çekme arasındaki paradokstur. Ancak mutluluk baki değildir; o ilkbaharda duyduğumuz melisa kokusuna benzer. Onu belli bir süre duyarız, ancak hiçbir zaman dokunamayız. O kendini gösterir ve gelip geçer. Hâlbuki bizse onu hep ulaşabileceğimiz bir şey sanırız, mesela onu dünyevi görüngülere bağlarız. O bizim için her daim ulaşabileceğimiz bir şeyden sonra gelecek olan yegâne şeydir. Hep onu arzular, yaşamlarımızı onun üzerine inşa ederiz. Öğrenmemiz gereken belki de en büyük şey, mutluluğun kendi gerçeklik boyutumuzdaki en büyük yanılsama olduğudur. Yaşam onu bize yalnızca kendi istediği anlarda verir ve sonrasında hızla geri alır. Yani mutluluk bizim elimizde değildir, o bize aperiyodik biçimde verilir. O aynı zamanda yaşamın bizim zihnimize soktuğu kodlarla bizi kandırma yöntemidir. O der ki, “şunu yap mutlu olacaksın”. Yaşamın verdiği bu kod, zihnimizde, sanki biz öyle düşünüyormuşuz gibi tezahür eder. Mutluluğu getireceğine inandığımız şeyleri yaptığımızda yalnızca çok kısa bir süre mutluluk yaşarız, sonra her şey eski haline döner.

Bununla birlikte, belirtilmesi gereken daha önemli bir gerçek vardır: “Mutluluk acı verir”. Bunun nedeni açıktır; yaşamın “hiçbir şey eskisi gibi olmaz” ilkesi. Gerçekten mutlu olduğunuz anları hatırlayın… Birçoğu hiçbir surette geri gelmez. Mutlu olduğumuz anların çoğu, belki de hiçbiri geri gelmez. Gelse bile o anın büyüsüyle geri gelmez. İşte bu, geçmişin gizemidir. Biz, açıklayamadığımız bir gizemde, seçmediğimiz anların büyüsüyle mutlu oluruz. Mutluluğu gerçek bir yanılsama haline getiren şey tam olarak budur. Bu noktadan yola çıkarak söylenmesi gereken bellidir; mutluluk, bir daha geri gelmeyeceği için mutluluktur. Bu ise acı verir.

Hayat, özgürlük yalanına inanmaktır. Ancak özgürlük bir yalandır, hatta o, öyle güzel bir yalandır ki en ihtiyatlı olan bile içten içe ona daimi olarak inanmak ister. Hâlbuki sağduyumuz bize fısıldar; o yalnızca kaybedilmiş bir ütopyadır. Özgürlüğe inanma isteği neden bu kadar taraftar bulmaktadır? Çünkü bu dünya üzerinde kendi tezahürlerini oluşturan bedenlere hapsolmuş her ruh, geldiği yerde, bir adım geride bıraktığı özsel koşuluna yeniden sahip olmak ister. Bu sonsuzluktur. Bu dünyada ise her şey sonludur. Mantık yasaları da bunun üzerine kurulmuştur; “başlangıç ve son…”

Özgürlük varsayımını en baştan çökerten soru şudur; kendi seçimimizle gelmediğimiz bir dünyada ne kadar özgür olabiliriz? Bu soruya cevap vermek gerekmez, o cevabın kendisidir zaten. İddia özsel olarak yıkılır, yerini daha karamsar olarak nitelendirilecek anti kavramlara bırakır. Bununla birlikte yeniden ifade edilmelidir ki yalnızca insan olarak bir boyuta sıkışmış, beş kendi içinde kısıtlanmış duyuyla durdurulmuştur. Beyin fonksiyonları ise duyusal dünyayı en fazla önemsememizi bekler. Bu açmazlar zinciri içerisinde daha önemli bir şey tanımlanmalıdır. Özgürlük, birinin istediği anda istediği şeyi yapması değildir. O, hiçbir şeye bağımlı olmamaktır. Ruh bedene, beden egoları ve duyusal dünya isteklerine bağımlıdır. Bu zincir kolaylıkla uzatılabilir. İfade etmeye çalıştığım şudur; bağımlılıklarımız saçaklanmış ve birbirine geçmiş şekilde gelişmiş ve kaçınılmaz olarak kalıcı hale gelmiştir. Biz bunların çok azını değiştirme gücüne sahibiz. Bu yüzden kimse özgür değildir.

İşte carpe diem’in özsel kusurları… O özgürlüğü arar ve mutlulukla kendini kandırır. Fakat mutluluk bir yanılsama, özgürlükse bir yalandır. “Bir daha geri gelmeyeceği için anı yaşa” diye sana fısıldar. Hâlbuki zaten bir daha geri gelmeyeceği için bir şeyi yaşamak anlamsızdır, çünkü bir şey, yalnızca sonsuzlukla kendini ortaya koyduğunda gerçekten “bir şeydir”. Bununla birlikte carpe diem’ci, günü yaşama fragmanı altında belli bir noktadan sonra kendini yozlaştırmak zorundadır. Çünkü yaşanacak şeyler belli bir süre sonra azalmaya başlar ve yaşanmışlar da zevk vermeye başlamaz. Tıpkı Wilde’ın Dorian Gray’indeki hedonizm modelinde olduğu gibi, carpe diem’ci bir süre sonra anı yaşamaktan ziyade, tüm zevkleri tatmak isteyecektir. Bu arzu dipsizdir. Onu belli bir süre sonra geri dönüşü olmayan bir yola sürükleyecektir.

En mutlak anlamıyla carpe diem, ölüm gerçeğini kabullenememekten doğan dünyevi bir dışavurumdur. Sisteme karşı, özellikle postmodern bireyin bir yabancılaşma yöntemidir. Ancak bu dünyadaki en mutlak hakikat, ölümdür.

Memento MoriHer yol Memento Mori’ye çıkar…

Yaşamın özel bir ilkesi vardır. Ölüme yaklaşan, ya da bunu hisseden herkes hızlıca bir düşünsel metamorfoz geçirir. Artık bu kişi yalnızca ölümü ve sonrasını düşünecektir. Yaşamla ilgili bir vicdan mahkemesi açacak ve etik sentezlerin mutlak geçerliliği altında hakiki düşüncelere boğulacaktır. Artık bu kişi yaşamla savaşmayı bırakır, değiştiremeyeceği şeyleri neden değiştiremeyeceğini anlar ve kabullenir. Yaşamın imkânsızlığını, dünyevi arzuların anlamsızlığını ve boşluğunu idrak eder. İşte bu noktada ve her zaman, carpe diem, memento mori’ye yenilir ve kendini yok eder. Çünkü artık ölüm gerçeği, tüm manevi yoğunluğuyla kabul edilmiştir.

Burada açıkça ifade etmem gereken bir şey var… “Her yol memento mori’ye çıkar.” Bu surette kişi, diğerlerinden bir adım önde olmak istiyorsa, bu gerçeği çok daha önceden kabullenmeli ve bu düşünceyle ruhunu evrimleştirmelidir. Bu, herhangi bir nihilizm ya da tasavvuf modeline benzemesine rağmen, değildir. Memento mori beliğin yok edilip yaratıcıyla bütünleşmek ve bu dünyada bir hiç olduğunu idrak etmekten ziyade, ölüm kavramından yola çıkarak dünyevi şeylerin boşluğunu idrak etmektir.

Bu düşüncenin carpe diem yaklaşımı üzerindeki bir diğer üstünlüğü şudur: Memento mori der ki, anı yaşayacağına, öyle bir şey yap ki tarih seni hatırlasın. O yalnızca dünyevi zevklere ve hakikatin idrak edilmemesine, karşıdır. İhtiyatlı olmak yalnızca bilgi sahibi olmak, ya da “bildiğini bilmek” değildir. O aynı zamanda bilgeliği ve yaşamı sentezleyen denklemleri de bilmektir, hatta bilhassa o olmaktır. Ancak ölüm gerçeği doğru biçimde kabullenildiği zaman tam anlamıyla ihtiyatlı olunabilir. Bu da memento mori’dir.

Deniz Denizel
2011