Pardon! Tanışabilir miyiz?

Tanışabilir miydik? Yeniden…
Kelimeleri sonsuzluğa uğurlarcasına suskunken…
Umursamaz gözüküp de umursarken… Adlarımızı!
Tanışabilir miydik? Öylesine, belki de…
Kalabalık konuşmalar arasında “sıkışıp kalmışcasına” sessizce, tanışabilir miydik?
Yalnızlığımızı unutup kalabalıklaşmış gibi hissetmek sadece… Kaldırımlara benzetmek üstümüzde gezinen binlerce yabancıyı hissetmek, bir yükmüş gibi sanki adlarımıza.
Artık adlarımız da geçmiş zamanda kaldı…
Zamanımız da bitti üstelik…
Kaç “yüzümüz” vardı? Böylesine kaç “yüzümüzü” kullandık?
Ne kadarı kendimizdi? Ne kadarımız “o”, “şu”, “bu” muydu?
Yoksa!
“Kaç” senle tanışmış oldum “kaç” kendimle…
Bir yere varabiliyor muyduk? Böylesine yokken.
Ne kadarımız var gözüküyordu?
Yok, var arası “biz” olmaya çalışmak sadece bir noktayken.
Ve şimdi!
Tanışabilir miydik?
Birbirimizden bu kadar fazlayken!
Ben senin için böyledir derken sen! Tanıyabilir miydin? Kendine bu kadar yabancıyken…
Tanıyorum demek!
Ne kadar tanıyabilmek ne kadarıyla tanışabilmek her duyguyla tanışabilir misin?
“Seni hiç tanıyamamışım!” denir ya hep bu yüzden…
Tanıyamıyoruz! Tanışmıyoruz! Üstelik sadece tanıyormuş gibi yapıyoruz.
İşte bu sebeple…
Tanışıyor muyuz?

Ece Çekiç