Prosopagnosia

ProsopagnosiaBu sözcükle karşılaştığımda benim yüzümdeki ifade de aynen şu anda sizin yüzünüzdeki gibi idi. Yani bu sözcük benim için hiçbir anlam taşımıyordu. Hatta bu sözcüğü, hecelemeden ve bir defada söylemeyi bile ancak yedinci denememden sonra başarabilmiştim. Bu sözcüğe o gazetenin pazar ilavesinde rastladığımda, bunun benim yaşamımda ne kadar önemli olduğunu düşündüm ve bu konuda yaşadıklarımın hiç değilse bazılarını sizinle paylaşmak istedim.

Efendim bu dünyada bir tek bende olduğunu sandığım ve benim düpedüz şaşkınlığım ya da beceriksizliğim diye düşündüğüm şey, meğerse basbayağı bir hastalıkmış. Kitaplarda bile yeri varmış. Nereden bilebilirdim ki? Bu prosopagnosia lafı da işte o hastalığın adıymış.

Prospagnosia eski Yunan’da yüz, çehre anlamına gelen prosop sözcüğü ile cahillik anlamına gelen agnosia sözcüklerinin birleşmesinden ortaya çıkmış. Bizim anlayacağımız dille yüz cahilliği demekmiş. Yani yüzleri unutmak. Bilirsiniz doktor milleti ne konuştuklarını kendilerinden başka kimsecikler anlamasın diye aralarında hep latince terimler kullanırlar. İşte bu bizim prosopagnosia da, daha doğrusu yüz cahilliği yani bu benim bütün yüzleri unutmam ya da birbirine karıştırmam, hiç de öyle benim sandığım gibi bir tek bana özgü bir şaşkınlık falan değilmiş. Bunu duyunca içimde gizli bir sevinç bile oluştu diyebilirim.

Ben bunu öğrendim ya artık işin peşini bırakır mıyım? Yakın, uzak tanıdığım bütün doktorlara sordum ama onların içinde de bunu pek bilen çıkmadı. Sonradan bir hayli araştırdım, ansiklopediler falan karıştırdım. Öğrendiğime göre bu beynin bilmem hangi lobundaki bir hasardan kaynaklanan, çoğu kez doğumsal ama bazen sonradan da oluşabilen bir hastalıkmış.

Bu derde düşen kimi insanlar ağız tadı ile bir film bile seyredemezlermiş. Çünkü her sahnede karşısına çıkan kişileri, her defasında ilk defa gördüklerini düşünürlermiş. O zaman da bir önceki gördüğü kişi ile bir sonra gördüğünün aynı kişi olduğunu ayırt edemezlermiş.

Zavallıcıklar sinemaya gitse, filmden hiçbir şey anlayamazmış. Kulak mememi çekip tahtaya vurdum, şükür ki benimki o kadar da kötü değildi.

Hikmetinden sual olunmaz, yüce rabbim bana öyle bir hafıza vermiş ki, tahterevalli gibi. Bir tarafı aşağıda, bir tarafı yukarıda, daha doğrusu bir tarafı dopdolu, bir tarafı bomboş. Önce iyi tarafını anlatayım. Benim öyle bir hafızam vardır ki bazen “Yahu bütün bunları ben nasıl ve nereden hatırlıyorum” diye kendim bile şaşarım.

Ortaokul ve lisedeki öğretmenlerimin, bütün sınıf arkadaşlarımın isimleri ve okul numaraları aradan geçen bunca yıla karşı daima beynimde hep bir yerlerde saklıdır. Bir solukta hepsini sayabilirim. Bütün dostlarımın evlilik günleri, yaş günleri, telefon numaraları… Gelmiş geçmiş bütün hükumetlerin tekmil bakanları… Söz gelimi Menderes’in ilk “Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekili” kimdi, vs. Daha neler… Fener’in eski Yugoslav kalecisinin ilk takımı hangisiydi? Akrabalık bağları, kim kimin nesi olur? Müvekkillerimin çocuklarının, Hayrünisa Hanım’ın ilk kocasının, mahalle kasabının kedisinin adı neydi. Bu ve buna benzeyen bütün gereksiz ayrıntı kafamın bir yerlerinde kullanıma hazır bir yerlerde bekler durur. Ben bu hafızamı hep rahmetli anamın sandık odasına benzetirim. Orada da atılmaya kıyılamamış her bir şey bulunur, sabırla ve umutla bir gün kullanılmayı beklerdi.

Benim bu garip hafızam da aynen böyledir. Onca gereksiz kıvır zıvırı niye unutmadığıma ben de şaşarım. Bunu bilen dostlarım da ne zaman geçmişle ilgili bir anlaşmazlığa düşseler hemen “Bizim Doğan’a soralım” derler. Benim cevabıma göre birisi haklı olduğu için böbürlenir, diğerinin yelkenleri ise oracıkta suya iniverir. Ama benim cevabım hiç bir zaman tartışılmaz, kimse de “Acaba bu Doğan’ın dedikleri de gerçek midir” diye düşünmez bile. İşte beynimdeki tahterevallinin tepedeki tarafı bu. Peki asıl aşağıdaki öbür tarafı nasıl? Onu da anlatayım.

Ben oldum olası hiçbir yüzü hafızamda tutamam. Sakın bana “Arada benim de arada karıştırdığım olur” filan demeyin. Benimki evlere şenlik! İnanılacak gibi değil. Bir defasında kapıcının oğlunu bakkala göndermiştim. Oğlan döndüğünde “Buyur birini mi arıyorsun evladım” diye sordum. Çünkü çocuğu tanımamıştım. Aynı gün birkaç kez karşılaştığım kişiyi yine de tanıyamadığım, hatta bana kendisini hatırlattığı halde aynı kişiyi, aynı gün içinde tekrar tekrar karıştırdığım bile olmuştur. Şimdi her yeni tanıştığım insana da “Yahu ben seni yolda görüp de tanımazsam sakın kusura bakma” diyemem ki. Bir de alınan, gücenenler oluyor. Bilmem kaç sefer hanıma şikayet etmişler. “Doğan Bey’i yolda gördük de yüzümüze bile bakmadı. Kıracak bir şey mi yaptık” diyenler… “Bunca yıllık arkadaşız bir selamı bile çok gördü” diye sitem edenler… Daha da neler.

Aslında haksız da sayılmazlar tabii. Hanım hangi birine söz anlatsın ki. Hele bir defasında ben yine birini tanımamışım. Tesadüf bu ya o zaman da bu bizim yazlığı borç harç yeni almıştık. İşte o tanımadığım için selam vermediğim arkadaş, ortak başka bir dostumuza benim için, “Tabii beyim yazlığı alınca birden havalara girdi” demiş. Fesüphanallah.

Söz gelimi bir sosyal dernek toplantısı için, grup halinde bir otele gittiğimizi düşünün. Akşam aynı masa etrafında birkaç aile oturmuş sohbet ediyoruz. Yanımda oturan adama da pek kanım ısınmış. Bütün gece konuşma uzadıkça birçok ortak dostumuz olduğunu keşfetmişiz, pek keyiflenmişiz, ona fıkralar anlatmışım… vs. Yani yemişiz, içmişiz bu güzel gece sonunda vedalaşıp, odalarımıza gidip yatmışız. Buraya kadar her şey çok normal ve çok sıradan. Ama düşünün ki akşam saatlerce yanımda oturan ve o koyu sohbete daldığımız adam, sabah kahvaltıda tam karşımdaki masada oturmakta ve bana gülen gözlerle bakmaktadır. Benim yüzümde ise adeta bir maske. Siz olsanız onun yerinde ne düşünürdünüz? Ya da diyelim ki otelin lobisinde aynı aile ile karşılaştık. Bana göre onlar, hiç tanımadığım sıradan yabancı kişiler! Benim hanım bu durumlara pek alışkın olduğu için hemen durumu kurtarmaya çalışır ve üstüne basa basa:
– Aman efendim akşamdan beri nasılsınız bakalım?

Bu aslında bana gönderilmiş bir mesajdır. “İşte bunlar dün akşam yanımızda oturanlardır, sakın karıştırma” anlamına gelir. İşte o zaman hemen üste çıkarım:
– Ne kadar güzel bir akşamdı değil mi Hüdai Beyciğim?

Bu halden ben de memnun değilim ama elimde olan bir şey değil ki. Bazen de yeni tanışıp da tekrar karşılaşma olasılığı fazla olanların yüzlerinde, konuşmalarında, fiziki görünümlerinde bir işaret, bir tutturacak nokta ararım. Diyelim ki bu yeni tanıştığım adamla sohbet ediyoruz, ben adamın sağ yanağındaki Halep çıbanını ya da sol kaşının üzerindeki yara izini beynimin bir yerlerine yerleştirmeye çalışırım. Ya da “r’leri söyleyemeyen Abdi Bey” veya “sağ gözünde tik olan Vedat Bey” diye kafama notlar düşerim.

Fakat bütün bu önlemler yazık ki çoğu zaman etkisiz kalır. Daha birkaç hafta önce yine büromdaydım ve bir müvekkilimle konuşuyordum. Bir ara bir evraka bakmak için arşive gittim. Dönüşte salonda oturan bir adamla göz göze geldim. Adam kibar bir şekilde beni selamladı. Elbette ben de buna ilgisiz kalacak değildim. Gittim nazikçe elini sıktım. “Siz biraz istirahat edin, içerideki görüşmem bitince sizi alacağız” dedim. Biliyorum “Şimdi bunda ne var ki” diyeceksiniz. Ama öyle değil işte. İçerideki müvekkilimi uğurlarken baktım, biraz önce orada oturan adam yoktu. Nihal, gelen “Arkadaşınız Avukat Fikri Bey’miş” dedi. Giderken sizin görüşmenizin uzayacağa benzediğini söyledi. Cenazeye geldiğini söylemiş. Ölen de yine bizim sınıftan “Borazan Metin” diye not bırakmış. Kaynar sular başımdan aşağı döküldü, hem de iki kez. Birincisi bunca yıllık arkadaşım Fikri’yi tanımadığım için. Besbelli ki adam onu tanımadığımı anladı ve çok kırıldı. Haklı tabii. İkincisi ise bizim zavallı Metincik. O herkeslerin pek sevdiği, dünyalar iyisi bir arkadaşımızdı. Yazık, çok üzüldüm. Onun borazanlığı da şuradan geliyor; biz üniversitede iken hep beraber bir yurtta kalıyorduk. Metin de o yurttan arkadaşımızdı. Lise yıllarında okulun boru takımında imiş. İşte bu bizim rahmetli demeye dilim varmıyor, Borazan Metin de her sabah bizi boru çalarak yataktan kaldırırdı. O yüzden onun adı borazana çıkmıştı. Hey gidi günler.

Cami tam da benim büronun olduğu binanın çaprazına düşüyordu. Hemen fırladım. Hem bizim Fikri’nin gönlünü alır, hem de belki başka arkadaşlarla karşılaşırım diye. Ama yarı yolda kendime geldim. Çünkü orada muhtemelen beni tanıyan birçok eski dostla karşılaşacak ve hiçbirini tanıyamayacaktım yani yine rezil olacaktım. Yarı yoldan geri döndüm.

Yine buna çok benzeyen başımdan geçen bir başka olay da aynen şöyle oldu: Bir gün bir müvekkilimle görüşüyordum. Yanında da bir refakatçisi vardı. O hiç lafa karışmadan konuşmaları dinliyordu. Ben bir ara bir evrak aramak için yine arşive geçtim ve orada birkaç dakika oyalandım. Sonunda elimde evrak dışarı çıktığımda salonda oturan bir adamla karşılaştım. Adama hemen “Hoş geldiniz efendim” dedim ve ilave ettim. “Biraz dinlenin, sizi hemen görüşmeye alacağız”. İçeriye girdim müvekkilimin yanındaki adam yok. Meğer benim ofiste sigara içme yasağı olduğu için, benim müvekkilin yanındaki o adam benim arkamdan salona sigara içmeye çıkmış.

Benim bu insanları tanımak konusundaki sakarlıklarım malum olduğu için, beni bu güç durumlardan kurtarmak için geliştirilmiş çeşitli savunma taktiklerim vardır. Bu konuda bir numaralı yardımcım da bizim Nihal’dir. Nihal otuzlarında çok cici bir kızdır. Hani “O benim sağ kolum” diye bir laf vardır ya, işte bu bizim Nihal de benim hem sağ kolum, hem sol kolum, ayrıca sağ ve sol bacağımdır. Garibim sağ olsun beni her türlü musibetten korumak için çırpınıp durur.

Büroda Nihal’in oturduğu yer tam daire giriş kapısının karşısındadır. Yani her gelen önce onunla karşılaşır. Arkasındaki duvarın ceviz lambiri ile kaplı olduğu, önünde geniş yarım ay şeklindeki bankonun bulunduğu bu bölüm, büronun en stratejik noktasıdır. Burası arşiv olarak kullandığımız aydınlığa bakan odanın hemen çıkışında olduğundan onun istenilen dosya veya evraka ulaşması çok kolaydır. Ayrıca o bulunduğu yerden salonda oturanlara da rahatlıkla laf yetiştirebilir. Ben ise koridorun ucunda bulunan ofisimin kapısını açar açmaz Nihal ile göz göze gelirim ama bunu salonda oturanlar görmezler.

Doğal olarak her gelene ev sahipliği görevini ilk olarak bizim Nihal yapar. Ben ise katiyen kapıyı açmam. Nihal ne yapar, ne eder gelenin ağzından benim işime yarayacak iki kelime laf kapar. Sonra bana haber verir. O iki kelime de bana yeter zaten. “Halim Bey geldiler efendim, icra iflas davası” veya “Selma Hanım… Tahliye davası” ya da “Sabri Bey’in eşi geldi veraset davası açılacaktı” demesi yeter. Artık gelenin yüzünü hatırlamam gerekmez, nasıl olsa gelenin adını biliyorum ve zaten konuya da hakimim, sorun olmaz. Bir de eski bir müvekkilim ise, hele hele randevusu varsa Nihal zaten dosyayı ve gerekli evrakları çoktan hazırlamıştır bile. Bazen de okul arkadaşları, askerlik arkadaşları, memleketten hemşehriler… gelir. Ama o her defasında iki kelime ile beni hazırlar: “Lise arkadaşınız Ertan Erdal” ya da “Mahalle arkadaşınız Selçuk Bey” demesi yeter de artar bile. Ama dediğim gibi o beni hiçbir zaman gelenle doğrudan doğruya karşılaştırmaz. Yıllardır bu sistemi olabildiğince en az fire ile sürdürmeyi başardık.

Ama her zaman işlerin benim istediğim kadar düzgün gitmediği de olur. Nihal büroya gelen birine önce “Hoş geldiniz” filan dedikten sonra, geleni o da tanımıyorsa taktik icabı “İlk defa mı geliyorsunuz” diye sorar. Bu soru anahtar sorudur ve çok önemlidir. Eğer gelen daha önce gelmişse Nihal, “Konu ne idi” diye sorar ve gelenin ağzından laf almaya çalışır. Gelen de “İşte daha önce şu nedenle gelmiştim, şimdi de şunun için” deyince sorun kalmaz. Eski dosyalar bulunur…cvs. Ama gelen “Hayır efendim ilk defa geliyorum” derse, o zaman da bana dahili telefondan “Salim Bey geldi, ilk kez geliyormuş” der. Bu şu demektir: “Korkma bunu tanımak zorunda değilsin”. Ben de tabii gayet rahatlamış olarak Salim Bey’i buyur ederim. Yazık ki bazen bu taktik de işe yaramaz. Söz gelimi bir akşam bir toplantıda birileriyle tanışmışım ve de pek kanım kaynamıştır. Akşamın sonunda evlere giderken karşılıklı davet edip, “Allah aşkına beklerim, gelmezsen ölümü öp” deyip sarılıp öpüşmüş, ayrılmışızdır. Düşünün ki bu adam ertesi günü benim büroya gelir. Kapıyı yine Nihal açar:
– Buyurun efendim.
– Doğan Bey’le görüşecektim.
– Hay hay efendim, daha önce gelmiş miydiniz?
– Hayır. İlk kez geliyorum.

Nihal içeriye telefon açar: “Doğan Bey, bir bey sizinle konuşmak istiyor, ilk defa geliyormuş.” İşte o zaman adamın içeriye girmesi ile tiyatro başlar. Adam kollarını açıp da “Vayyy Doğancığım” diye boynuma sarılırken, ben artık “siz” ile “sen” arasında gidip gelmeye başlarım. Ben kem küm ederken artık beni Nihal bile kurtaramaz.

Yukarıda anlattıklarım neyse ne ama geçen gün başıma öyle bir iş geldi ki… Bu hepsinin üstüne tüy dikti. Kapının zili çaldı. İçim cız etti. Çünkü Nihal ortalıklarda yok, bir yere gitmiş. Sonradan öğrendim telefon faturasını ödeyecekmiş. Yani kapıyı açmak mecburen bana düştü. Biraz sonra kapıda 40 yaşlarında bir hanım belirdi ve tereddütsüz “Merhaba Doğan Bey” dedi. Demek ki beni tanıyor. Sonra alışılmış adımlarla benim ofisime yöneldi ve kendini bir koltuğa attı. Ama atmasıyla kalkması bir oldu, bir taraftan üzerindeki ince mantoyu çıkartıyor, bir taraftan da “Bu mevsimde de havalara hiç güvenilmiyor” diyordu, “Sabah evden mantoyla çıkıyorsun, öğleye terliyorsun, insan nasıl giyineceğine şaşırıyor vallahi”. Bunları söylerken bir taraftan da elinde mantosu ile dışarıya yöneldi. Belli ki elindekini vestiyere asacaktı.

Ben kadını görünce pek belli etmemeye çalışıyordum ama iyice paniğe kapılmıştım. Kadının bütün hareketleri son derece rahattı ve her halinden de bizim büroya de çok aşina olduğu anlaşılıyordu. Oysa bu yüz bana hiçbir anlam ifade etmiyordu. Ah be Nihal, tam da gidecek zamanı buldun.

Kadın hemen döndü ve aynı koltuğa tekrar oturdu. Yüzüme hatta gözlerimin içine baka baka “Nasılsınız Doğan Bey” diye sordu. Bu durumda artık “Efendim ismi alinizi bağışlar mısınız” demek imkansızdı. “Sağolun çok teşekkür ederim” diye geçiştirdim. İhtimal daha önce on kez benim büroya gelmiş, belki de daha dün oturup konuşup çay kahve içtiğim birine şimdi “Sizin sorun ne idi acaba” dersem herhalde aklımdan şüphe eder ya da bunadığımı düşünürdü bu kadın. Bir de böyle bir durumun mesleki kariyerime yapacağı olumsuz etkiyi artık siz düşünün. Söz gelişi kadının bir tanıdığına “Yahu adama vekalet verdik, en hayati konumuzda inanıp, güvenip kendisine teslim olduk ama daha benim kim olduğumu bile bilmiyor, bu mu beni hakim karşısında savunacak” dediğini düşünün. İnsana hafakanlar basıyor.

Böyle olaylarla sıklıkla karşılaştığım için, bu durumlara karşı geliştirilmiş savunma daha doğrusu karşımdakinin kimliğini çözme manevralarım vardır. Bu sıkıştığım durumlarda mesela adamsa karısını ya da kadında kocasını sormak işe yarayabilir. “Beyefendi nasıllar”ın arkasından, mesela işlerini sorabilirim. Gelen cevaptan adamın mesleğini çıkarıp, o ipucundan karşımdakinin kim olduğunu anlayabilirim. Ya da çocukların okulunu sorabilirim. Mesela önce çocukların karnesinden başlayıp, sonra hangi okula gittiklerini sorabilirim. Derken “Okul eve yakın mıydı, çocuklar okula nasıl gidiyor”dan oturduğu semti… vs. Yani bana küçücük bir ipucu bile yeter. Dedim ya hafızama çok güvenirim.

Kadın karşımda oturuyordu ve benim bir şey söylememi bekliyordu. Gittim Nihal’in defterine baktım acaba randevusu var mıydı. Öyle ise belki adını öğrenebilirdim. Ama nafile, defterde de bu saatte gelecek birinin adı yok. Ah be kızım tam da gidecek zamanı buldun. Yine masama döndüm. Yani suya sabuna dokunmayacak bir şeyler sorup karşımdakinin kim olduğunu çıkartmaya çalışmaktan başka bir yol yoktu. Artık bir şey söylemem gerekiyordu. Sonuçta ben de öyle yaptım:
– Son görüşmemizden beri nasılsınız bakalım?
– Nasıl olabilirim ki Doğan Bey? İçinde bulunduğum durumu en iyi bilen sizsiniz.

O en masum soru ile başıma dert almıştım. Giderek köşeye sıkıştığımı hissettim. Ama artık bozuntuya vermemem gerekirdi. Ne olur sanki şu an Nihal dönüp gelivermiş olsa. Yapacağım çok basit, hemen dahili telefondan “Bir dakika gelir misin kızım” diyeceğim. Sonra da karşımdaki hanımı göstererek “Hanımefendiye ne ikram ediyoruz” diye soracağım. Kadının cevabı hiç önemli değil. Sonra kadının dosyasına bakmak bahanesi ile dışarı çıkacağım ve Nihal ile göz göze gelince o bana söz gelişi “Yurdagül Hanım, kiracı tahliye davası vardı” dese yetecek. Sonra tutmayın beni. Bu anlattığım için inanın 10 saniye bile bana yeter. Ah be Nihal.

Ne demişti kadın “İçinde bulunduğum durumu en iyi bilen sizsiniz”. Artık dönüş yoktu, başlamıştık bir kere, devam etmek zorundaydım. Yine yuvarlak bir soru ile idare etmeye çalışmalıydım:
– Peki karşı tarafın tavrı nasıl şu sıra?

Kadın kızgın bir şekilde:
– Nasıl olacak hep aynı! Hala inat ediyorlar. Oysa ben bu işin rıza ile hallolmasını istiyorum.

İşte orada hemen beynimde şimşekler çaktı. Aradığım ip ucu işte buydu! Ne dedi? “Bu işin Rıza ile hallolmasını istiyorum”. Tamam işte bu Rıza şu son izale-i şuyu davasındaki Rıza. Konu şu; benim müvekkilime ve onun yeğenlerine verasetle miras kalan şehrin göbeğindeki o kıymetli arsanın bir kısmı yeşil alana gidip, bir tarafından da yol geçince arsa hayli küçülmüş. Sonuçta arsa yalnız başına bir apartman yapılamayacak kadar küçülünce, belediye de haklı olarak yandaki arsa ile bunların arsasını şuyulandırmış yani birleştirmiş. İşte o arsa bu Rıza Bey’in arsası. Bu da çok doğal bir şey. Elbette taraflar bu durumda yalnız başına hareket edemezler. Mantıklı olanı anlaşmaları. Yani ya birlikte satıp, parayı bölüşürler ya da ortak olarak bir müteahhide verip payları oranında daire talep ederler. Bu kadar basit bir konu. Sorunu çözmüş olmanın rahatlığı ile cevap verdim:
– Tabii ki bu işi Rıza Bey ile konuşup da çözümlemek en doğrusu.

Kadının yüzü birdenbire karıştı:
– Doğan Bey, pardon hiçbir şey anlayamadım. Hangi Rıza Bey’den söz ediyorsunuz?

Ben hala çok rahattım:
– Canım Rıza Bey, duyduğuma göre anlaşılması zor olmayan bir adammış. Sizin bey de saygı değer, çok beyefendi bir insandır. Eh artık bir şekilde anlaşırlar aralarında? Öyle değil mi? İnsanlar konuşa konuşa.

Kadın zangır zangır titriyordu, hırsla fırladı. Bir taraftan ağzından köpükler saçıyor, bir taraftan da aynı sözleri tekrarlıyordu: “Benim bey ha… beyefendi ha…” Haykırışları duvarlarda yankılandı. Ben daha şaşkınlığımı yenemeden ve kadına tek kelime söyleyemeden kapıyı hışımla vurdu ve gitti. Ben arkasından öylece şaşkın bakakaldım.

Bir iki dakika sonra kapı anahtarla açıldı. Gelen Nihal’di. Bana dönüp “Doğan Bey apartman girişinde Necla Hanım’la karşılaştım. Çıldırmış gibi bir hali vardı. Kendi kendine söylenip duruyordu.” deyince koltuğuma yığılıp kalmıştım.

Konu anlaşılmıştı ama artık vakit çok geçti.

O benim çok güvendiğim harika beynim bu sefer beni fena yanıltmıştı. Konunun Rıza Bey’le filan hiç ilgisi yoktu. Bu Necla Hanım bana bir boşanma davası nedeni ile geliyordu. Kocası ile sevişerek evlenmişlerdi. Evlilikleri ilk yıllarda pekala iyi yürümüştü. Ama Necla Hanım’ın beyi daha sonraları nasıl olmuşsa olmuş kumar illetine yakalanmıştı. Artık elinde avucunda ne varsa kumara yatırır olmuştu. O kadar ki 9 yaşındaki kızının bileziğini uykusunda elinden çıkaracak, oğlunun sünnet düğününde toplanan paralarını ertesi gün kumara yatıracak kadar. Necla Hanım bu adama yıllarca tahammül etmişti. Hatta emekli ikramiyesinin üstüne babasının desteği ile aldığı daire bu adamın kumar borçlarına gittiğinde bile, Necla Hanım çocuklarını düşünüp, hala bu adamdan umudunu kesmemişti. Ama ne zaman ki bütün bunların üstüne kocası bir de pavyon kadını ile yaşamaya başlayınca, Necla Hanım bu işin sonunun geldiğini anlamış ve boşanma davası açmam için bana müracaat etmişti. İşte benim “Saygı değer bir beyefendi” dediğim kişi, bu adam oluyor. Tabii bu “Rıza(!)”nın nereden çıktığı da şimdi anlaşılıyor. Adam ayrılmaya razı imiş ama çocukların velayetinin kendisine bırakılmasını istiyormuş. Ama besbelli ki hakim çocukları Necla Hanım’a verecek. Çünkü onun hiç değilse iyi kötü bir emekli maaşı ve bir de sığınacağı babasının evi var. İşte adam da bu durumu bildiği için aracılarla haber gönderip “Çocuklar bana kalsın, hakim ona verse bile çocukları zorla kaçırırım” diye tehditler savuruyormuş. Necla Hanım’ın da “Bu işler rıza ile hallolmalı” dediği konu bu imiş. Yani çocuklar istemediğine ve adamın bırakın çocukları, kendini bile geçindirecek hali olmadığına göre, üstelik de bir pavyon kadınının evine sığınmışken “Çocukları da isterim, vermezlerse kaçırırım” demesinin ne alemi vardı. Necla Hanım’ın dediği bu boşanma ve çocukların velayeti konusunun tarafların rızası ile çözülmesi idi. Evet mesele anlaşılmıştı. Ama Necla Hanım herhalde şimdi kendine yeni bir avukat arıyordur.

Bu son olay kulağıma küpe oldu ve ilk işim ikinci bir sekreter almak oldu. Şimdi ne Nihal, ne de bu yeni gelen sekreter beni hiçbir zaman büroya gelen ziyaretçi ile yüz yüze getirmiyor. Nihal benden önce büroya geliyor, öbürü ise benden sonra çıkıyor. Biri bürodan ayrılsa bile öbürü nöbet yerini hiç terk etmiyor.

Ümit Evran