Sen Olsan Ne Yazardın?

Paketin içinde tıpkı kendi gibi tek başına, yalnız duran sigarasına uzun uzun baktıktan sonra onu uzun zaman önce terk etmiş babasından yadigar çakmağın ile yaktı. Çakmağın sesi eski şatafatlı günlerini arayan salonun duvarlarında yankılandıktan sonra cehennem ateşine benzettiği, sanki hiç sönmeyip önce sigarayı sonra kendini yakacakmış gibi kuvvetli bir şekilde yandı. İlk çektiği her nefesi hayatından geçmiş kadınlara adamayı kendince bir adet haline getiren adam öyle bir derin çekti ki dumanı sanki ciğerleri yerinden çıkacakmış gibi oldu… Ciğerleri dumanı havaya geri verirken bir anda çıkıp ona ana avrat ağız dolusu çektirdiği tüm eziyetlere inat küfredecekmiş gibi hissetti…

Annesinin gençliğinden kalma nihâvend makamı bir şarkıyı, yine annesinin sevdiği adam söylüyordu… Adam tüm naifliği, İstanbul beyefendiliği içinde “inleyen nağmeler” dedikçe salonun duvarları daha bir inlemeye, daha bir kasvetli, daha bir içinden çıkılmaz bir kapana dönüyordu…

Bir duble daha rakı koymak lazım kadehe, diye geçirdi içinden… Şişeyi sanki bir kadının zarif, ince, hassas, yumuşak ama bir o kadar da seksi belini sararmışçasına kavradı… Sahtesi yapılmasın diye özel güvenlik kapağı yüzünden daha zor oluyordu şişeden kadehe doldurmak. Oysa O çocukluğunda babasını rakı içerken izlediğinden hep o şişenin çabucak bitmesini bekler, babasının yavaş yavaş keyif alarak içmesine kendince sinirlenip sanki onu kızdırmak için mahsus yavaş içtiğini düşünürdü… Oysa seneler sonra öğrendi babasının karşısına alıp “bak oğlum bunun bir adabı var” demiş “bunu içmeyi bileceksin, bileceksin ki rakı sana başka kapılar başka dünyaları rahat rahat açabilsin” diye devam etmişti. “Ve ilk kural yavaş yavaş içmektir” diye de eklemişti hemen arkasından. Küçük bir çocukken babası rakı şişenin sonuna geldiğinde “hadi baba lamba yapsana” diye heyecanla atılır; babası eline aldığı kibriti yaktıktan sonra şişenin içine atar sonra bir kandil gibi yanmasını seyrederlerdi. Hatta çoğu zaman ışığı kapatıp bu en uyduruğundan kandilin ışığı ile aydınlanırlardı… Tıpkı babasının hayallerini aydınlattığı gibi. Ta ki annesi gelip de uzunca bir fırçanın serenatına başlayana kadar sürerdi bu sessiz resital.

Rakıyı; buzsuz ve susuz babası gibi içmek isterdi ama uzun yıllar önce daha gençliğinde yakalandığı mide rahatsızlığı dolayısıyla suyla içmeye mahkum edilmişti. Dostlarının buz koy biraz daha yumuşasın telkinlerine kulaklarını kapamıştı… Doktorlar hiç içmemesi gerektiğini söylüyordu ama o kimseyi hiçbir zaman diliminde, hatta kozmosun ötelerinde bile dinlemişliği yoktu.

Sigarayı; ağzına kadar dolma faslını çoktan geçmiş kül tablasına şiddetli bir şekilde bastırıp söndürdü. Ayağa hızlıca kalkmak istese de bir büyük şişe rakının sonuna geldiğinden hafif yalpalayarak hatta iki kere oturup yeniden kalkmayı deneyerek kalkabildi. Sallana sallana çalışma masasına geldi. İskemlenin ucuna oturup çevirmeye çalıştığı son öyküye bir göz attı, gözü kelimeler arasında kaybolup gitti… Kan, ölüm, siyah, cenaze, gözyaşı, yalnızlık kendi içinde bir cümle oldu…

Gözü masada duran maket bıçağına takıldı… Maket bıçağının gecenin karanlığında parlaması hafif çakır keyif olmuş beyninde flaşları patlattı… Bıçağı o tırtıklı koruma haznesinden çıkardı. Önce parmaklarında gezdirmeye başladı bıçağı, bu her hücresi içinde garip bir rahatlama serinlik hissi uyandırdı… Sonra bileklerine geldi sıra, bıçağın ucu bileklerine değdikçe içinde çocukluktan kalma bir huzur ve mutluluk dolanmaya başladı… Ucunu yavaşça derisine geçirdi acıyı hissetmeyecek kadar uyuşmuştu… Ama hissetmediği acı olurken hissettiği sonsuz dipsiz bir mutluluk hissiydi… Bıçağı bileğinden başlayarak dirseklerine kadar derin bir yarık açacak şekilde soktu, kanlar masaya damladıkça çocukluk kahkahalarından birini kesintisiz attı…

Parmağını kana buladı boş bir sayfa aldı önüne…

“Sen olsan ne yazardın kendi kanınla?” yazdı…

Bir kuş gibi sanki, salıncaktan fırlayıp uçacakmış gibi bir hisle içinin ta uzaklara uçtuğunu hissetti…

Erdem Özsoysal