Simyacı ve Mevlana

Simyacı ve MevlanaPaulo Coelho’nun Simyacı adlı kitabında önemli bir mesaj vardır. Bu mesaj en büyük hazinenin bazen içinizde bazen yanıbaşınızda olduğudur. Yurdundan kalkıpta Mısır Piramitleri’nin eteklerine kadar amansız bir yolculuk yaparak kendine söylenen bir hazineyi arayan Endülüslü çobana Simyacı’nın dediği gibi “yolculuk bir öğrenme yöntemidir, bilmemiz gerekenler bize öğretilir.”

Bazen bir hazineye uiaşmak için çok çetin yolculuklar yapmalı, eşinizi dostunuzu terk etmek pahasına, kimse size inanmasa da yalnızca kendinize güvenerek yola devam etmeli ve önünüze çıkan engelleri yılmadan aşmalısınız. Ve o yolun sonunda ulaşacağınız şey, gerçek bir hazine olan kendinizi tanımak ve gerçek benliğinizi bulmaktır.

O yolu giden herkes sonunda kendini bulur ve anlar ki, hazine benliği, keşfetmesi gereken de kendisidir.

Bu hikayeye benzeyen bir öyküde Hz. Mevlana’nın Mesnevi’sinde vardır.

Simyacılık eski çağlarda üzerinde çok uğraşılmış ve hiçbir zaman istenilen sonuca varılamamış bir meslek dalıdır. Tüm elementlerin kimyalarıyla oynayarak sadece saf altın bulma serüveni olup tarih boyunca insanların en değerli bu madeni saf altına çevirerek zengin olma hayellerinin ötesinde saygın ve ulaşılmaz bir şahsiyet olmaları onları bu sevdadan vazgeçirememiştir. Hz. Mevlananın Mesnevisi iyi incelendiği zaman görülecektir ki Kuran-ı Kerim’in ve Peygamber Efendimizin hadisleri ışığında insanların kötü düşüncelerinden ve yaptıkları hatalardan kurtulup, saf ve altın gibi temiz bir kalp meydana çıkartmak aslında mümkündür.

Görülüyor ki bu kalp temizliğinde insanın kendine yaptığı yolculuk kendi değerinin ve kendinde olanların farkına varabilmesi adına Mesnevi’de anlatılan definesini arayan adam adlı hikaye ile örtüşmektedir. Şimdi hikayeye geçmeden bir şey sorgulamamız gerekiyor. Hz. Mevlana’dan asırlar sonra yazılan bu hikaye ve kurgu roman aslında Mevlana tarafından kaleme alınmış fakat Mesnevi okuyup onu anlayan insanların ne kadar büyük bir malzeme çıkardığı ve asırlar sonra bile Mevlana’nın dediği gibi bu yazılanlar bir hikaye değil senin ve bizim halimizdir. Hikaye bir ölçeğe benzer içindekiler de tahıl tanesidir. Sen içindekileri almaya çalış elinden kaysa bile ölçeğe hiç bırakma demesi, işte gerçek mana budur.

Bir zamanlar Bağdat’ta yaşayan bir adam varmış. Bu adam günün birinde büyük bir mirasa konmuş. Hiç bir çaba harcamadan öyle bir mal mülk sahibi olmuş ki ne malının ne de mülkünün kıymetini bilmemiş, kendi emeği ile kazanmadığı parayı har vurup harman savurmuş.

Bir söz vardır hazıra dağ dayanmaz diye. Günler geçtikçe bizim Bağdatlı’nın tüm parası gün be gün tükenmiş, cebindeki bütün akçeler başkasının ceblerini doldurmaya başlamış. Paralar suyunu çekince de elinde ne var ne yoksa hepsini satmış, sıfırı tüketmiş. Dünyanın ortasında parasız pulsuz kalakalmış. Geç akıllanan adam, vay ben ne yaptım diye dövünmeye, ağlamaya başlamış.

Allah’ım bana para verdin, mal mülk verdin bense hiç kıymetini bilemedim. Hepsini tükettim sana yalvarırım bana bir geçim yolu göster yoksa bu canı alda kurtar beni bu sefalet hayatından diye yalvarmaya başlamış. Tam o gece bir rüya görmüş, rüyasında aksakallı bir dede Allah’ın dualarını kabul ettiğinin söylemiş. Bağdat’tan kalkıp Mısır’a gitmesi gerektiği, orada bir define bulacağı anlatılmış. Adam heyecanla ve büyük bir sevinçle yollara düşmüş. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra nihayet Mısır’a varabilmiş. O kadar aç ve susuz kalmış ki sersefil bir halde ne yapması gerektiğini düşünüp buralarda ölmemesi gerektiğini ve yaşamak için dilenmekten başka çaresinin olmadığına karar verip gecenin olmasını beklemiş ve gecenin karanlığına sığınıp dilenmeye başlamış. O sıralarda hırsızlık çok yaygın olduğu için Mısır Halifesi gece karanlığında kimi sokakta görürseniz mutlaka cezalandırın sakın acımayın diye ferman çıkarmış. Bundan haberi olmayan Bağdatlı, geceyarısı bir bekçiye hemen yakalanmış. Adam bekçiye yakalanınca dayak yemeğe başlamış fakat bir yandan da neden bu kadar dövüldüğünü bekçiye sormadan edememiş. Bekçi de hem kıyafetinden hem de konuşmasından adamın buralardan olmadığına kanaat getirerek adama sormuş. Söyle bakalım sen nerelisin, nereden gelip nereye gidersin, demiş. Bizim Bağdatlı da adama, ben buralarının yabancısıyım ta Bağdat’tan gelip buralarda bir adres soracağım, açım susuzum, o yüzden bir ekmek parası için dileniyorum demiş.

Bekçi adamı dövmeyi bırakıp söyle bakalım buralarda ne işin var demiş. Deli misin insan ta oralardan buraya aç ve susuz neden gelir demiş. Bu yüzden adam yaşadıklarını ve gördüğü rüyayı adama bir bir anlatmış. Bekçi adamın rüyasını dinlemiş sonra da gülmeye başlamış. Sen bu rüyaya kapılıp buralara kadar gelmişsin, anlaşılan akılsızın birisin. Ben yıllardan beri zaman zaman aynı rüyayı görürüm. Bağdat’ta, falan mahallede, filan evin bahçesinde bir define var, git onu al derler de ben dinlemem. Benim aklım başımda senin gibi aptal birisi değilim demiş. Adam bir anda yediği dayağın etkisini unutmuş çünkü bekçinin söylediği adres kendi evi çıkmış. İçinden Allah’a şükretmiş ve tekrar gerisin geriye memleketinin yolunu tutmuş. Yorgunluktan bitap düşmüş ve tarif edilen yerde defineyi bulmuş.

İsterseniz, uzun yolculuklara çıkmadan önce içinize bir bakın. Belki hep aradığımız fakat bir türlü bulamadığımız hazine oralarda bir yerlerde saklıdır, kimbilir.

Neyzen Ahmet Hamdi Erdoğmuş