Stratonikeia

StratonikeiaEylül 2013

Bugün Hekate‘nin yurdunu ziyaret edeceğiz. Ama önce Stratonikeia’ya uğrayacak ve oradan Ana Tanrıça’yı görmek için Lagina‘ya geçeceğiz. Stratonikeia’yı dört kez ziyaret ettim; ama her seferinde yine heyecanlanıyorum.

Stratonikea, Muğla’nın Yatağan ilçesinin 6-7 km. batısında, Yatağan-Milas karayolu çıkışında bir km mesafede yer alan Eskihisar Köyü ile iç içe antik bir kent. Hem yamaçlara hem düz alana kurulmuş. Bugün antik kente gittiğinizde içinde hâlâ dört ailenin yaşadığını göreceksiniz. Antik kente adım attığınızda surlarla karşılaşıyorsunuz. Büyük bir nüfusu barındıran kentin büyüklüğünü bu surlardan anlamak mümkün. Biraz daha ilerleyince üç farklı dönemin binasıyla karşılaşıyorsunuz: Elli yıllık bir ev, Selçuk Hamamı ve Şaban Ağa Cami. Şaban Ağa Cami 1875 yılında yeniden inşa edilmiş. Ondan öncekinin adı ise Sulu Cami. Sulak bir yer olan Stratonikeia bugün kuraklığı yaşamakta. Ancak yine de Arkeolog Ramazan Bey’in dediği gibi caminin altında hâlâ su varmış. (Evliya Çelebi bu camiden Tabakhâne Cami olarak bahsediyor.) Osmanlı mimari özellikleri taşıyan caminin restore çalışmaları sürüyor. Selçuk Hamamı’nın duvarları var sadece. Moloz taş ve tuğlalarla yapılmış. Tonozlu geçiş bölümü hariç diğer yerlerin üst örtüsü yok. Uzmanlar Türk üçgenini dikkate alarak 14. yy ortalarından 15. yy ortalarına kadar olan zaman dilimini işaret ediyor. Caminin önünden geçip köy meydanına geliyoruz. Osmanlıda kültür ve eğitim yeri olan kahvehanelerin sayısı on bir. İkisi restore edilmiş. İşte bunlardan biri karşımızda. Köy odası ise Yatağan Belediye’si tarafından restore edilmiş. Aynı zamanda bir aşk kenti olan Stratonikeia’nın içinde geziye çıkmadan önce onun kuruluş öyküsünü aktarmak istiyorum.

Stratonikeia

Stratonikea bir aşk kentidir, dedik. Bir aşk için kurulmuş ya da yeniden âbâd edilmiş diyelim. Öyküsü çok etkileyici: M.Ö 3. yüzyılda Suriye Kral’ı I. Selevkos güzeller güzeli Stratonike ile evlenir. Bu evlilik sonrası çok sevdiği oğlu Antiokhos hastalanıp yatağa düşer. Hekimler getirir biricik oğlu iyileşsin diye. Sonra gerçek ortaya çıkar. Antiokhos üvey annesine aşık olmuş, çaresiz aşkı onu yatağa düşürmüştür. Hekimler çare bulamayınca Mısırlı Herastrotos çağrılır. O da çare bulamamanın telaşı içinde iken gencin odasına Stratonike girer. Hasta genç, üvey annesi içeri girince heyecanlanır, yüzü kızarır. Hekim hemen anlar ve genci konuşturur. Bunu Kral’a nasıl söyleyeceğini bilemez. Ama gerçek budur. Her şeyi göze alıp Kral’a iletir durumu. Oğlu her şeyden üstün olmalı ki Kral, biricik oğlunun üvey annesi ile evlenmesine izin verir. Antiokhos da eski üvey annesi yeni eşi için bir kent kurar. Kurar demek yanlış, yeniden baştan başa imar eder bu kenti ve sevdiceğinin adını verir. Bu kent öylesine göz kamaştırıcı hale gelmiştir ki Strabon bile burayı anlatmadan geçemez.

Yapılan kazılarda ızgara sistemiyle yapıldığı ortaya çıkan kentin adının Hititler Dönemi’nde Atriya, Klasik Dönem’de Khrysaoris ve Idrias olarak kayda geçmiş. M.Ö 281 yılından sonra Antiokhos tarafından, önce üvey annesi ve sonra eşi olan Stratonike adına bu kentin adı değiştirilmiş. Antik şehirde M.Ö. 4. yüzyılda Hekatomnidler Dönemi’nde yoğun bir imar faaliyetinin olduğu anlaşılmakta. Şehrin bu iyi durumu Helenistik Dönem’e kadar devam etmiş. Büyük İskender’in ölümünden sonra yöre halkı Stratonikeia’nın olduğu yerdeki kutsal bir alanda bir araya gelmişler ve kendi aralarında bir birlik kurmuşlar. Khrysaonis Birliği olarak bilinen bu birlik hakkında detaylı bir bilgiye henüz ulaşılamamış. Şehir, Roma Döneminde yapılan inşasında Roma İmparatorlarından maddi destek almış. Aynı zamanda Stratonikeia, adına çok sayıda festival düzenlenen Lagina Hekate Kutsal alanının bağlı olduğu siyasi bir merkez olmuş.

Antik dönem yapılarında; arkaik, klasik, Helenistik, Roma ve Bizans döneminin izleri var. Bu nedenle arkeologlar çok hassas bu konuda. Yeni bir bölüm ortaya çıkarırsanız ve bu çıkardıklarınız iç içe olursa hangisini tercih edersiniz diye sorduğumda hiç tereddüt etmeden: Hiç birinden vazgeçmeyiz, cevabını verdiler. Antik döneme ait bilinen yapılar şunlar: Surlar, anıtsal çeşme, şehir kapısı, gymnasion, bouleuterion, hamam, latrina, tiyatro, tapınak ve su yapısı. Beylikler dönemine ait olanlar ise; hamam, evler, sokak dokusu, dükkanlar ve boya atölyesi bulunuyor. (Boya atölyesini görmenizi öneririm. Çocukluğumda kök boyayla yaptığımız boyama işlemleri geldi aklıma orayı gezerken. Annem kazanlarda boya işlemini yapardı. Burada toprak testileri ve geniş kapları göreceksiniz.) Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinden izler bulduğunuzda çok yadırgamayacak, kendinize çok yakın hissedeceksiniz; çünkü hâlâ günümüzde bizde onların izleri duruyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarına ait binaları gözlerken aklım da ruhum da çocukluğumdaki köy evlerine gitti. Yeniden çocukluğumu yaşar gibi oldum.

Tamamen mermerden yapılmış, 150-200 bin insanın yaşadığı büyük bir tiyatrosu olan muhteşem bir antik kent. Bir aşk kenti ama aynı zamanda gladyatörlerin yetiştiği bir yer. Burada bir gladyatör okulunun olduğu ispatlanmış durumda. 7 gladyatörün mezar steli bulunmuş. Müzede gladyatör stellerinin sergilendiği salonun duvarlarında, o dönemin savaşlarını gösteren fotoğraflar yer alıyor. 7 gladyatör stelinden 6’sının hangi savaşçılara ait olduğu bile belirlenmiş. Müzede, Roma Dönemi’nde ün yapmış Khrysos, Vitalius, Khrysopteros, Amarios, Eumolos, Droseros ve Akhilleus adlı savaşçıların mezar stellerinin sergilendiği öğrenildi.

Kuzey şehir kapısı gezi yolunda ilerliyoruz. Büyük bir grubuz. 1912 yılına ait evlerin önünden geçip yine bu dönemde döşenmiş yolları kat ediyoruz. Batı girişinin güneyindeki yeni restore edilmiş bazilikaların yanından geçiyoruz. (Başyargıç Basile’in adaleti uyguladığı yapı. Basile; Basileos’tan gelirmiş ve “imparator” demekmiş.) Rehberimiz sürekli bilgi veriyor. Bazilikaların M.S 375 yılından önce yapıldığını düşünüyormuş uzmanlar. Çünkü bazilikalardaki güney birliği kararı M.S 375’te alınmış; ama buradaki bazilikalarda güney birliği kararlarına rastlanamamış.

Gymnasion‘a (Spor Okulu) geliyoruz. 1977 yılında ilk kazılar burada başlamış. Gymnasion çok büyük. (Anadolu’nun en büyük gymnasion’u olduğunu söyledi arkeolog arkadaş. Çok sonraları çocuklarımızı oraya götürdüğümüzde (hiç unutamam) çocuklarımızdan birine dönüp şu örneği verdi: “Sen büyü, arkeolog ol ve bundan daha büyük bir gymnasion bul; işte o zaman buraya en büyük ikinci gymnasion diyeceğiz.” dedi. Sanırım çocuğumuz o an arkeolog olmaya karar vermişti. Pek çok odası var, toplamda uzunluğu 267 m. olan gmynasion’un Epigrafik buluntulara göre M.Ö 2. yy’da yapılmış.

Augustus döneminde de yeni düzenlemeler yapılmış ve elden geçirilmiş. Lagina’ya ulaştıran yoldayız. Lagina’ya ulaşan ve anahtar teslim törenlerinin yapıldığı, dokuz km’lik kutsal yola girilecek biraz sonra. Yolda ilerliyoruz, iki yanda anıtsal kemerli girişlerin altından geçiyor, kutsal yolun başlangıcında duruyoruz. Dor düzeninde yapılmış kapıya bakıyorum. Yarım yuvarlak havuzlu çeşme anıtında gezdiriyorum bakışlarımı. (Kapı; 42,5 m. genişliğinde; 14-20 m. yüksekliğinde imiş.) Erken Severuslar döneminde yapılmış. (M.S 139 depreminde yıkıldığı için.) Arkeolog arkadaş, biraz ileride bir mezar olduğunu ve mutlaka görmemiz gerektiğini söylüyor. Dramos tipi mezara yöneliyoruz. Üstü tümülüs gibi örtülmüş. Adı bilinmeyen bir krala ait olduğunu öğreniyoruz. Mezara kadar iniyor ve içinin fotoğraflarını çekiyorum. Yine anıtsal kapıdan geçiş yapıp bouleuteriona gideceğiz. Kutsal yola bakıyorum, hadım erkeklerle yapılan bakir kızların başı çektiği anahtar teslim törenlerini gözümde canlandırmaya çalışıyorum. Adımı seslendiğini duyuyor ve kendimi toplayıp gruba yetişiyorum. Yolda sütun başlıklarını inceliyor, akantus yapraklarını fotoğraflıyorum. Akantusu hemen her yerde görmek mümkün. Akantusun dikenlerinin insanları kötülüklerden koruyacağına inanmışlar. Latince bir sözcük olan akantus eski Yunanca’da “akanthtos” olarak kullanılmış. Ayı pençesi ya da kenger (Bazı uzmanların kengerin başka familyadan olduğunu ve bu akantusun ayı pençesinden başka bir şey olmadığını söylediklerini belirtmeden geçmeyelim) olarak bilinen bu bitkinin bir öyküsü var. Onulmaz bir hastalıktan ölen genç bir kızın mezarına dadısı onun sevdiği eşyaları bırakmış. Bir zaman sonra kızı ziyarete gittiğinde bu akuntus bitkisinin mezarın her yerini kapladığını görmüş. Bitkinin genç kızı koruduğunu düşünmüş. Mimar Kallmakhos da bu bitkinin yapraklarını sütun başlıklarında kullanmış.

Stratonikeia

Bouleuterion‘da (meclis binası) ot temizliği yapılmış ve meclis binası gözler önüne çıkarılmış. Bouleuterion, yedi krepisten (platform) oluşan bir yapıya sahip. Arkeolojik buluntularla anlaşılan şu ki yapı geç Helenistik dönemden günümüze ulaşan bir özellik. Yarım daire biçimindeki bouleuterion’un basamakları ortaya çıkarılmış. Yapının kuzey duvarının iç cephesinde Grekçe, dış cephesinde ise latince (halkın okuyabilmesi için) yazılar var. Bu yazılara arkeolog Ramazan Bey dikkatimizi çekiyor. Ve anlatıyor: Cicero’nun öğrencisi Stratonikeialı Menippos’un yaptığı takvim ile ilgili. Bu takvimde on iki ay ve her kaç çektiği yazıyor. (Bu metnin baş harfleri bir araya getirildiğinde (akrostiş şiirde olduğu gibi); “Bu takvimi Stratonikeialı Menippos icat etti.” cümlesi çıkıyormuş. Ayrıca iktisat bilgileri de varmış. Satılan mallar, fiyat bilgileri vb. Ramazan Bey süslemelerin M.S 1. yy başlarında yapıldığını belirtiyor. Kadınların giremediği bouleuteriona girmiş olmanın rahatlığı ve keyfiyle çocukları basamaklara oturtuyor ve meclis başkanı olarak da Hürrem arkadaşımızı seçiyoruz. O, bir konuşma yapıyor. Demokrasi anlayışlarını göstermek için de bir oylama yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Stratonikeia’nın o dönemde çok zengin olmayan Karya’dan ayrılmasını ve daha zengin İyonya’ya bağlanması konusunu, oylamaya sunuyorum. (Hayali bir şey tabii.) Oylamada Stratonikeia’nın İyonya’ya bağlanması kararı alınıyor. Karar alma mekanizmasında yer aldıkları için çocuklar çok mutlu oluyor.

Antik kentin içinde ilerliyoruz. İki sütunlu bir yere geliyoruz. Burada bir tapınak olduğu tespit edilmiş. Kime ait olduğu bilinmediği için de “TAPINAK A” demişler. Tapınak A kapısının fotoğraflarını çekiyorum.

Stratonikeia

Güney caddeyi (bu caddede de çalışmalar yapılmış) geçtikten sonra tiyatroya geliyoruz. Arkeologlar, üst caveaya çıkan bu merdivenlerde çalışma yapıyormuş. Amaçları bu merdivenlerin kullanım nedenini ve biçimini ortaya çıkarmakmış.

30 derece eğimli tiyatro kuzeye bakıyor. Tiyatronun orkestrası at nalı şeklinde. Önde seçkinlerin oturduğu mermer arkalıklı yerin bir kısmı günümüze ulaşmış. Tiyatronun 15000 kişilik olduğu tahmin ediliyormuş. Tiyatronun en tepesinde bir yer dikkatimizi çekiyor. Arkeoloğa soruyorum. İmparator Augustus için yapılmış ve oradan izlermiş tiyatroyu. Ve kentte neler olup bitiyor merakını yine burada giderirmiş. Greko-Romen tipindeki tiyatro Helenistik döneme ait. Sahne tam ortaya çıkmış değil. Çalışmalar sürüyor tabii. Augustus döneminde Helen tipi sahne yıkılmış onun yerine yerine üç katlı scaenea frons yapılmış.

Tiyatrodan çıktıktan sonar Ramazan Bey size bir yer daha göstermek istiyorum, diyor. O önde biz peşinde merak içinde onu takip ediyoruz. Umumi tuvaletlere (latrina) geldiğimizi onun anlatımlara başladığında anlıyoruz. M.S 2. yy’da bakımı yapılmış. Salgın hastalıkların çıkmaması için alttaki oluktan sürekli su akar, pislikleri temizlermiş. Önde bir ark daha görüyoruz. Oradan da temizlenmek için su akarmış. Sıra sıra tuvaletleri görünce (hepsi açık) şaşırdık. Meğer burada da sohbet eder, felsefe yaparlarmış. Ortada bir havuz ya da süslemeli bir alan olduğunu düşünüyor arkeoloğumuz. Sonra eliyle ilerideki Roma hamamını gösteriyor. Roma hamamı yıkılınca onu zengin biri restore ettirmiş. Ölünce de mezarı hemen önüne yapılmış. Lahit olduğu gibi duruyor. Boğa başlarının etrafını çepeçevre saran (Girland) çelenk bize tanıdık geldi. Evet, dedi uzmanımız. Bugün cenaze arabalarında kullanılan çelenkin aynısı. Pagan inançlarının binlerce yıl sonra bile yaşadığını görmek etkiledi doğrusu.

Artık gitme zamanı. Lagina’ya yolculuk başlayacak. Yolda Ramazan Bey’in bizi bir kuyuya götürdüğünü anlatmayı unutmuşum. Merdivenlerle iniliyor. Çengellere kaplarını dolduran halk evlerine bu şekilde su taşırmış. Bu arada biraz da “devşirme mimari”den söz etmek istiyorum. Eski bir binanın malzemelerinin yeni bir binada kullanılmasına “devşirme mimari” deniyormuş. Bodrum Kalesi’nde Mausolos’un sarayından alınan malzemelerin, kale yapımında kullanıldığı gibi.

Gymnasion’u düşünüyorum yine. Anadolu’nun en büyük gymnasion oluşunda yadırganacak bir şey yok. Gladyatörlerin yetiştiği bir yer ve ayrıca antik dönemde spor etkinlikleri çok önemli. Çünkü, erkeğin döl bırakacak uygun yaşa (29-30) gelmesi beklenirdi ve bu süre zarfında erkek bedensel olarak kendini geliştirirdi. (Sporun hem bedeni hem ruhu geliştirdiğine inanırlardı.) Antik Yunan’da kadının cinsel hayatı olması düşünülemezdi. O, sadece erkeğinin daha mutlu olması için elinden geleni yapardı. Erkek egemen toplum olan Antik Yunan’dan başkası da beklenemezdi. Erkek de güçlü olabilmek için her şeyi (spor, savaş…) yapardı. Kadın da 16-20 yaş arası doğurmalıydı. (Tohumlar yeni iken…)

Güney cadde Bouleuterion’un 135 m. kuzeyinde. Orada yürürken spor yapan Yunan erkeğini görür gibi oluyorsunuz. Caddenin tamamı ortaya çıkarılmamış. Ama iyi temizlenmiş. Arkeolojik çalışmalar bu caddenin Roma, Bizans ve Osmanlı döneminde kullanıldığını gösteriyor.

Çalışmalar sırasında ele geçen tüm eserler tasnif, katalog ve fotoğraf aşamalarından geçip belgelendirilmiş.

Stratonikeia mutlaka görülmesi gereken bir antik kent.

Şükran Engin Atmaca