Metamorfoz

MetamorfozEkim de yarılandı işte. Perdenin aralığından dışarıya baktı. Hava oldukça serindi, hayli karanlık görünüyordu. Yüzünü yıkadı, ne giyeceğini düşündü. İzmir’in ekimine de hiç güvenilmezdi. Sabah havaya bakar sıkı sıkı giyinirsin, öğleye varmaz, güneş açar, terlersin. Güneşe güvenir üstüne fazla bir şeyler almazsın, akşamüstü üşürsün. Mutfağa gittiğinde çayı demlenmiş, kahvaltısı hazırdı, fonda da bir Arabesk müzik. Karısına döndü: “Yahu sabah sabah bu acılı Adana’dan ne anlarsın? Güne başlarken insanın tüm yaşam sevincini alıp götürüyor.” Selma tersledi: “Sana da hiç yaranılmıyor”. Apartman kapısında, köpeği ile, sabah gezintisinden dönen, karşı komşusu Süheyla Hanım’la karşılaştı. Köpek yılıştı, başıyla paçalarına süründü, sonra elini yaladı. İğrendi. Süheyla hanım köpeği azarladı: “Rocky rahatsız etme amcayı!” “Şimdi de bu uyuzun amcası olduk” diye geçirdi. Doğrusu bu köpekten hiç hoşlanmazdı ama komşuluk hatırına bir tepki göstermezdi, tamam da gecenin bir saatinde, sokak köpekleriyle düet yapması yok mu..

Okumaya devam et “Metamorfoz”

Bir Fincan Hayat

Bir Fincan HayatŞuan Alsancak’tayım, yarı kurşun yarı dolma kalemimle başladım yazmaya…

Ah dalgınlığım! Ben ve o meşhur dalgınlığım; belki de bu satırları yazmama sebep olan dalgınlığım demeliyim.

Aşık olduğum şehirdeyim, Gündoğdu Meydanı’nda belki de daha önce adını bile anmadığım bir kafede, fazlasıyla pahalı olan kahvemin ağzımda bıraktığı hafif acı, bir o kadar da çekici tadını aşka benzetmiş olmamın burukluğu ile oturuyorum.

Okumaya devam et “Bir Fincan Hayat”

Ayten Abla

Ayten AblaDefter kabı, Tabela, Şişe Domates: Ayten Abla

Aslında bütün hikaye o kurnaz kırtasiyecinin sattığı defter kabıyla başladı. Ayten ablanın oğlu her zamanki aymazlığıyla defter kaplama işini son güne bırakmış ve hocadan papara yememek için sabah okula giderken soluk soluğa mahallenin köşesindeki kırtasiyeye girmişti. Aslında burada kurnazlık kırtasiyecide değil; Ayten ablanın oğlundaydı. Hocadan dayak yemesin diye defter kabı almak falan bahaneydi. Haspam, 10 yaşındaki velet Mehmet, Şimşek McQueen kabıyla Suna’yı tavlayacaktı. Mehmet’in telaşını ve aşkını hızlı hızlı nefes alıp, yersiz sırıtmasında gören çakal kırtasiyeci defter kabını sağlam fiyata çocuğa kaktırıvermişti. Bilse, yapmazdı. Ayten ablanın defter kabını adamın başında paraladığı yetmezmiş gibi, parayı da çatır çatır geri almıştı. Adam doğduğuna pişman… Okumaya devam et “Ayten Abla”

Yitik Akşam Notları ‘2

Yitik Akşam Notları '2[Editörün Notu: Yazının ilk bölümü olan Yitik Akşam Notları ‘1 isimli paylaşımı okumak için buraya tıklayabilirsiniz.]

İzmir de bulutlu bir cuma sabahı. Yosun kokusunun vuku bulduğu bir zamanda, sahilde, yayaya yasak olan bisiklet yolunda, kulağımda Mozart’ın Requem’i, estetik bir haz alırcasına ruhumu okşayan el kol hareketleriyle yürüyorum. İnsanların deli mi ne sorusuyla harmanlanmış bakışlarına aldırmaksızın, müziğin ruhumu okşamasına izin veriyorum. Yanımdan geçen bir kadın köpeğinin hakimiyetini bana bakarken yitirmesine rağmen son anda tasmaya hakim olmayı başardı. Detaylı bakamadığım yüzü bir yerden tanıdık gelmişti. Müziğin doruğa ulaştığı koro bölümünde kollarımın hakimiyetini iyice kaybetmiştim. Henüz yeni aydınlığa kavuşmuş yeryüzüne bir selamlama faslının müzikle birleşmesi muazzamdı. Yine bakıyorlar. Acımadan, hiç düşünmeden, içimdeki coşkuyu anlamadan varoluşumu tanımlayışımı önyargılı gözlerle izliyorlar ve çoğunun aklında ‘Deli mi ne?’ sorusu var. Okumaya devam et “Yitik Akşam Notları ‘2”