Takıntı

TakıntıYeni aldığım ayakkabıların kırmızı bağcıklarına bir kez daha dikkatle baktım. Pek bir çirkin, olabildiğince sevimsiz; kırmızı bağcıklar!!! Ne alakaydı. Uyumsuzdu. Oracıkta karar verdim, derhal ayakkabıları değiştirecektim. Bu değiştirme fikri, ağır hastalığıma ilaç gibi… Tek ilaç! Tek çözüm!

Asansörün bozukluğunu yadırgamadan koygun renkli koridorun bitimine, merdivenlere yürüdüm. Tüm basamaklar boyunca ayaklarım merdivenlerden inerken, gözüm hep kırmızı bağcıklara takıldı. Tam başa belaydı. Bir baş belasıydı; takıntılarım! Umutsuz bir vaka olduğumu biliyor ve gittikçe bu umutsuzluğa kapılıp devinim gücümü artırarak hız iblisine teslim oluyordum. Tabii, kim şu anda böyle bir teslimiyetin kapısını tekmelerdi ki… Boydan boya adımladım koridoru. Ve bir kez daha kırmızı bağcıklardan nefret ettim.

Derken ana caddenin kalabalığına çömen o pis, tiksinç, iğreti koku midemi altüst etmekle kalmayıp tüm yaşama şevkimi de kırdı. Bir tek şey beni kurtarabilirdi bu durumdan; hız… Hızlandım. Olabildiğince, alabildiğince hızla, koşar adım ileri, daha da ileri!..

Beş katlı bir binanın en üst katındaki, bana ayrılmış olan çalışma odasına girdiğimde nefes nefese kalmıştım. Duraladım. Henüz çalışmaya başlamadan gelen yorgunluğumu biraz olsun dindirmek adına çay içtim. Yavaş yavaş başlayan hareketlilik, devinim; günün, tüm diğer günlerle benzeşen, bir türlü kırılamayan döngüsü. Sanırım buna gündelik yaşam diyorlardı. Masamın üzerine uzanan eller… Parmaklar… Bir şeyler bırakıp bir şeyler alan, uzunlu, kısalı… Kalın ve ince kıvrımlar… Tam bir kaosun ortasında kalan; sıkışıklılığı en iyi tarif eden birbirine çapraşık eller!.. Tutmaktan çok bırakmaya, kurtulmaya meyilli. Akıntıya kapılmış bir tahta parçası gibi, hızla çekilip götürülüyor ileriye; tüm duyularıma aynı anda hücum eden uğultu, boğuyor nefesimi. Soluksuzum. Sürekli konuşuyorum. Birilerine bir şeyler anlatıyorum. Ağzımın açılıp kapanma hareketini takip etmek neredeyse olanaksız.

Muhasebe departmanında çalışan biri, herhangi biri için durum böyledir. Paranın hareketini, hareketliliğini kontrol edebilmek güçlüğü aynı ölçüde zorunluluğu doğurur. Zarfların içine girip çıkan paralar, ödemeler, alınacaklar, hesap takipleri… Bilançolar… Sonra bir de çalışanların maaş bordrolarındaki olası aksaklıklar, bunlar hemen her ay bir şekilde ortaya çıkar. İnatla. Ne kadar titiz ve dikkatli olunursa olunsun aksiliklerin kendisini var edebileceği bir boşluk, boş bir alan muhakkak bulunur.

Bunca yoğunluk arasında kırmızı bağcıklara takılmayı unuttuğumu sanıyorum. Ancak bir ölçüde o bağcıklar gelip yakama yapışmakta kararlı. İçimdeki kötücül duyuyu, yoğun bir dürtüyle kaşıyor. “Çabuk, tez elden kurtul bağcıklardan,” diyorum kendi kendime. Sanki tüm bela, husumet, can sıkıntısı, dert mini minnacık gözüken bağcıklar yüzünden. Derken şu sonuca varıyorum; ağır hastayım. Sol böğrümde açılmış yumru kadar bir yaram yok belki. Herhangi bir sağlık kuruluşuna gitsem, doktor enikonu muayene etse, turp gibisiniz raporunu elime sıkıştırıp yollardı beni. Bunu bilmek neyi değiştirirdi, size bir o kadar yabancı olan, yayvan yüzlü, kopça burunlu, ince dudaklı biri sizin hakkınızda nasıl bu kadar net bir sonuca varabilirdi!

Ah tam o anda, yine gözüm kırmızı bağcıklara gidiyor. Dayanamıyorum. Akşamın olmasına ne kadar var? Birkaç saat… Birkaç dakika… Ve mesaiye kalacak herhangi bir özel durumun çıkmayışıyla soluğu alışveriş mağazasında alıyorum.

Vitrindeki kocaman harflerle yazılmış yazıya takılıyor gözüm. “Bir dolap dolusu ayakkabınız var ama yetmiyor değil mi? En uygun fiyatlarla koleksiyonunuza hemen bir yenisini ekleyin, fırsatı kaçırmayın!”

Sonra bakışlarım tüm gün boyunca olduğu gibi kırmızı renkli bağcıklarda. O an ne kadar aptal olduğum dank ediyor kafama. Beynimin karanlık noktacıklarında bir ışık!.. Kandırılmaya meyilli, klasik bir tüketici modeline hangi ara ne vakit dönüştüğümü hatırlamıyorum bile. Beş kuruş etmeyecek çirkinlikteki ayakkabılara, iki yüz elli saat çalışma parasını verebilecek bir aptallığın yarattığı sinirle dalıyorum mağazaya. Satış görevlilerinden boşta olanı hemen koşuyor yanıma. Kızcağızın başına geleceklerden haberi yok tabi. Kibarca yaklaşımını bir çırpıda bozuveriyorum. “Şu ayakkabılardan kurtar beni!”

“Anlamadım,” diyor. Dirseğimi reyona dayayıp anlatıyorum: “Derhal, şu lanet olasıca ayakkabıları yok et!”

Birdenbire tüm bakışlar üzerimde, merak konusuyum, ilgi odağıyım. Hakkımda ne konuştuklarını işitmiyorum ama fısıltılarda ben varım. Oturmam için yarı ahşap sandalye getiriliyor, bir şeyler içip içmek istemediğim soruluyor, bütün bunlar beni büsbütün deli ediyor.

İyi miymişim?

İyi miyim?

İyi miydim ki?

Zerre kadar umurlarında olmadığımı sezinlediğimi açığa vurmak adına yapabildiğim tek şey sesimi yükseltmek: “Ayakkabıları istemiyorum!”

Bir hengâme içinde, çırpışan parmakların birbiri ardına sunduğu yeni ayakkabı modelleri başımı döndürüyor. Ha bayıldım ha bayılacağım. Toplumsal bir olaya dönüşüvermiştim bir anda. Oysa istediğim tek şey bağcıklardan, kırmızı bağcıklardan bir an evvel kurtulmaktı. Meğer insanlar ne kadar hazırmış bir olaya, kargaşaya, kavgaya. Bunun şaşkınlığıyla ne yapacağımı bilemedim. Hayır, sorun benim sorunum olmaktan çoktan çıkmıştı. Kontrol diğerlerindeydi. Hangi ara nasıl ürediğini bilemediğim birden çok savunucum türemişti. Haklılığımı ispat etmek adına benden daha çok konuşan insanlar kumkuması! Ve bunun yarattığı ürküntüyle oradan sıvıştım. Ayakkabıları, en önemlisi kırmızı bağcıkları oracıkta bırakıp yalınayak uzaklaştım mağazadan.

Cadde ıpıslak. Ayaklarım çıplak. Bırakmanın, vazgeçmenin getirdiği rahatlıkla ilerliyorum. Hava sert ve soğuk. Burun deliklerimden içeriye sızan bir büyüme hissi. Büyüyor, büyüyor, büyüyor…

Derya Derin