Vaat

Vaat‘Ne iş yapıyorsun?’
‘İzleyiciyim.’
‘Neyi izliyorsun?’
‘Doğayı.’
‘Neden doğayı izliyorsun.’
‘Çünkü seviyorum.’
‘Saçma! Doğayı izliyormuş. Neyse sonra devam edeceğiz.’ Komutan arkasını dönüp çıktı.

Beni tuttukları yer dikdörtgen şeklinde, muhtemelen üç metre yükseklikte bir yerdi. Odanın kısık yanan bir lambası vardı ama tavana yakın olan demir parmaklıklardan gündüzün ışığı içeriye yansıyordu. Uzun bir masa, üç tane eski sandalye ve bir tabure vardı. Bir de üzeri paslanmış yeşil bir kapı.

Adım Abbas Adel Karim. İranlıyım. Babam ipek tüccarıdır. Gerçi bu mesleği beni evden kovduktan sonra bıraktı. Sanırım bu benim yüzümden çünkü onun istediği gibi bir evlat olamadım. Ya da toplumun baskısına dayanamadı. Alışkanlıklarımın kurbanı olduğum bir dönemde, sanırım bundan üç yıl önce, yeşil gözlü, düz burunlu, beyaz tenli ve simsiyah saçları olan bir kadını hayatımın tam göbeğinde bulmuştum. Önceleri fark etmesem de sanırım ona aşıktım. Aslında benim gibi insanların kendilerini kontrol etme ve kötü alışkanlık edinmeme gibi bir tutumu vardır. Neyse. Kibir denilen günahın tesirinde olduğumdan, hiç bir kadının beni reddedemeyeceği olgusu beni esir almıştı. Aslında bu durum daha önce beni sürekli erteleyecek bir kadına rastlamamamdan kaynaklanıyordu. Ya da benim onları etkileyebilmek için etkili sözcükleri seçerek, cümleler kurabilmemden kaynaklanıyordu. İnsan bazı şeyleri elde etmeyi başardığını görsün, o dönemden sonra her şeyin kendi kontrolünde olduğunu sanır. Bu yüzdendir ki, bir şeyin bizi dürtmesi gerekir. Kadın hiç bir zaman sevgime karşılık vermedi. Gerçi, yönetim üzerimize bir baskı uygulayınca çok fazla görüşemedik. Toplasanız üç dört kere ya var ya da yok. Yönetim ilişkinin kurallara göre idame etmesini ister.

Evet! Bu anlattıklarımın gidişatına bakarsak bir reddediliş yaşadığım gerçeğini paylaşmak isterim. Kendimce ben, bunun altını çiziyorum; ‘kendimce ben.’ İnsanları seven, onlara her zaman hoş yaklaşan, onların dertlerine ortak olan ve çözümler sunmaya çalışan bir bireydim. Ve aslında bunları yaparken, onları etkilemek adı altında, yani benden sürekli söz etsinler demek gibi bir kibrin tesirinde olduğumu bilmeden hareket ederdim. Aslında ben o ilk anlattığım kişi değilmişim. Bunu anladığımda üzüntü yaşadığımı da söyleyemem. Ne bir pişmanlık belirtisi ne de başka bir şey. Sadece ve sadece yaptığım hatayı anlamak yetmişti.

Kapı açıldı ve komutan içeriye girdi.
‘Ellerini aç.’
‘Neden?’
‘Aç dedim!’ Bir müddet avuç içime baktı.
‘İşin gücün yok mu be adam senin. Gidip çalışsana ne işin var röntgencilikle. Doğayı izliyormuş. Kadın öldü yahu.’
‘Kadın ölmek istediği için ölmüştür. Bu ülkede çalışırsam, asi ruhum beni isyana zorlar. Bunun yerine sessiz kalma hakkımı kullanıyorum işte.’
‘Pekala ne yiyorsun be adam? Nasıl geçiniyorsun?’
‘Doğaya hizmet edersen o da sana saygı gösterip yiyecek verir.’
Bir müddet komutanla aramda bir sessizlik oldu.
‘Kadını sen mi öldürdün?’
‘Hayır. Muhtemelen kendi ölmek istemiştir.’
‘Olay mahallinde ne arıyordun be adam.’
‘Doğayı izliyordum.’ Asker karnıma bir tekme attı.
‘Öleceksin be adam. Kurtulur musun sanıyorsun!’ diyerek kapıdan dışarı çıktı.

Gülümseyerek gidişini izledim. Bizim ülkemizde bu gibi durumlara sıkça rastlanır. Muhtemelen beni asacaklar. Ya da en basitinden şehrin ortasında kırbaçla sırtımı deşecekler. Gerçi bu uygulama esnasında kadının yakınlarından biri gelip karnıma bir bıçak saplayabilir. Taş atamazlar çünkü o zaman muhafızlara zarar verirler. Sonuçta öleceğim.

İçinde bir umut taşımak adı altında yıllar önce kendime bir söz vermiştim. Ağlamamak! Ve bu sözün daha sonra beni nasıl etkilediğini, daha kötü alışkanlıklara yönelttiğini anlamıştım. Yani, yıllar önce kendime verdiğim ağlamama sözümün, aslında ne kadar anlamsız olduğunu, insanın bazı zamanlarda ağlaması gerektiğini ve bunu kalbinin katılaşmaması adına yapması gerektiğini anladım. İnsan ağlamalıdır. Bazen oh be diyebilmek için, bazen de gerçeğe karşı ağlamalıdır. Ben çok güçlüyüm demek de bir kibirdir.

Hayatımın geride kalan son üç yılı boyunca, herhalde reddediliş yaşadığım için narsist bir görüntü sergilemiş olabilirim. Evet! Kesinlikle narsistim. Bizim ülkemizde sapık şeytan olarak nitelendirilen Freud’a göre ben dış dünyadan soyutlanan libidomun bir egoya dönüşmesini henüz anlamlandıramamışım. Bana göre kurallar sıradan insanlar için koyulmuştur. Ayrıca kurallar ne kadar saçmadır ki hep bozulur. Gerçi sıradan insan toplumdan korktuğu için kuralı bozduktan sonra ki pişmanlığının verdiği psikolojik aksama benim narsisliğimin yanında sıfır kalır. Evet doğru! Hiç bir zaman onlar gibi düşünmedim. Çünkü kendime kural koymadım. Kural koysaydım eğer, kuralı çiğnediğimde pişmanlık duyacaktım. Topluma ayak uydurmadım. Onlardan daha fazla kitap okuyup, onlardan daha fazla şey öğrendim. Daha çok şey başardım. Kalkıp bana bir şey söyleyeceklerse yerlerini bilecekler. Çünkü bende herkese yetecek kadar kelime mevcut. Şu anda ne düşündüğünüzü çok iyi biliyorum! Bana züppe dediğinizi kulaklarım işitiyor. Neyse bunlara kafa yoracak halde değilim. Sonuçta ölebilirim.

Komutan sırıtarak içeriye girdi. Elinde bir dosya vardı.
‘Seni araştırdık. Hiç bir şeye inanmazmışsın.’
‘Kim demişse yalan söylemiş, doğaya inanırım ben.’
‘Allah’ı reddediyorsun yani.’
‘Hayır onu reddetmiyorum. Onu kalaşnikof gibi kullanan insanların ruhlarını reddediyorum.’
‘Dinsizsin işte.’
‘Evet öyleyim!’ Komutan karnıma bir tekme attı.
‘Bana neden vurdun?’
‘Pis kafir senin gibilere daha fazlasını yapmak lazım. Kaldı ki yapılacak. Sonun asılmak olacak.’
‘Ölümden korkmuyorum. Öldükten sonra doğaya hizmet edeceğim. Vücudum saf enerjiye dönüşecek.’
‘Cehennemde yanacaksın.’
‘Cehennemden korkmuyorum.’
Komutan bir tekme daha attı. Güldüm.
‘Anlamıyorsun. Asıl siz korkak ve çıkarcısınız. Cenneti ve cehennemi siz yarattınız. Kadını öldürmediğim anlaşılsa bile beni dinsizlikle suçlayıp idam edeceksiniz.’ Bu sözlerimden sonra komutan arkasını dönüp çıktı.

Sanırım benim hakkımda merak ettiğiniz çok şey var. Detaya girmemek şartıyla her şeyi anlatabilirim size. Şunu belirtmeliyim ki, herhangi bir dini inancım yok. Tanrı fikrinin insanın içindeki bir şeye inanma gereksiniminden doğduğuna inanıyorum. Ya da bireyin dünyada sahip olamadığı şeyler için, daha sonraki bir yaşamda ona din adamlarının vaat ettiği şeyler için Tanrı’ya inanmayı insanın saf çıkarcılığına yoruyorum. Şunu belirtmeliyim ki gerçekten bir yaratıcı olmalı. Fakat; bugün gökten inen tek şeyin teknolojik kuşlar olduğuna inanan bir nesli, geçmişte bir kaç kitabın inmesine inandırmayı, insanları korkutmakla elde eden din adamlarını samimi bulmuyorum. Şunu unutmamak gerekir. Cennete inananlar dünyayı her zaman cehenneme çevirmiştir. Orta Çağ’ın karanlık döneminde, Haçlı Seferleri adı altında yapılan savaşlarda şövalyelere vaat edilen şey cennetin ta kendisiydi. Endüljans denilen tapularla cennetten yer satın alınıyordu. Savaş adı altında yapılan her eylem, ölüm doğurur. İnsanlar kendi çıkarları doğrultusunda Tanrı’ya inanıyor. Neden? Çünkü dünya üzerindeki hiç bir şey onlara yetmiyor. İyi şeyler yapmanın bizi cennete götüreceğini zannettiğimiz için inandığımız dinin din adamlarının sözleri bizi kendi haddimizce iyi yapar. Bir din adamı çıkıp Musevi, Hıristiyan ya da Müslüman öldürmenin bizi cennete götüreceğini söylediğinde cennet fikri cazip geldiğinden iyilik yaptığımızı zannediyoruz. Hıristiyanlar cennet için Müslümanları öldürdü. Müslümanlar aynı cennet için birbirini öldürüyor. Olay bu kadar basit işte. Komutan kapıyı sert bir şekilde açtı.

‘Kadını neden öldürdün?’
‘Ben öldürmedim. Muhtemelen ölmek istemiştir.’
‘Cebinden bıçak çıktı. Kadın bıçakla öldürülmüş.’
‘Yemek için ot keser. Ağaç dallarını sivrileştirip avlanırım. Tuzaklar kurarım.’
‘Bu sefer ki avının kadın olmadığını nereden bileceğim?’
‘Düşünebilen hayvanlar besin zincirimde yer almıyor.’
‘Şimdide bir insana hayvan diyorsun.’
‘Rejimimiz düşünen hayvanları öldürüyor.’ Komutan suratıma bir tokat attıktan sonra, bir müddet sessiz kaldı. Derin bir of çektikten sonra sıkıntılı bir şekilde.
‘Gerçekten Allah’a inanmıyor musun?’ dedi.
‘Sana bir iyi, bir de kötü haberim var! Birincisi, Allah gerçekten var. İkincisi ise daha çok silah var.’
‘Sen kaçıksın.’
‘Kadını gerçekten öldürdüğü mü düşünüyor musun?’
‘Hayır! Bıçağın üzerinde kan olmalı. Bunu anlamayacak kadar aptal değilim. Ama bir şüpheli olmalı.’
‘Buna sevindim. Kadını öldürseydim ve bu yüzden asılsaydım kendimi gerçekten suçlu hissederek ölecektim. Ama şimdi inandığım ve sizin inanmadığınız şey için asılacağım. İyi haber! Sonuçta öleceğim.’
‘Sen gerçekten kafayı yemişsin.’ Komutan odayı bir kez daha benim kontrolüme bıraktı ve dışarıya çıktı.

Komutanın sürekli bana hatırlattığı kadın ölmeden iki hafta önce, şehir yaşamından uzak olan ve köyde yetişen kuzenim telefon açıp, hafta sonunu bende geçirmek için izin istedi. Ben de hayhay dedim. Zaten uzun zamandır kendisini görmediğimden olsa gerek içimde hafiften de olsa bir özlem belirtisi doğmuştu. Kuzenim geldiğinde ona tiksintiyle baktım. Okuduğum bir kitaba göre narsist kişilikler fiziksel görünümüne ve giysilerine çok düşkündürler. Ben de öyleyimdir. E haliyle kuzenimi, kahverengi ceket, krem rengi pantolonunun altında koyu gri, tozlanmış kunduraları ve eski püskü kemerinin arasından sarkan ekose gömleğiyle gördüğümden olsa gerek, kibirli bir suratla hoş geldin demiştim.

Benim hızlıca girdiğim kapıdan ağır adımlarla o geçtiğinde anladım masumiyetin ne denli önemli olduğunu. Kibir dolu suratıma tebessümle bakışı, içtenliği ona karşı olan bütün kibrimi yerle bir etmişti. İşte o zaman dedim kendime; dili, rengi, ırkı ne olursa olsun iyi insan iyidir. Sen neredesin Abbas dedim. Bastığın yer kadarsın. Nedir bu insanlığa olan kinin, intikam arzun. Neyin intikamı ayrıca. Neyse sonuçta ölmek üzereydim. Herhalde kadının katilini yakalayıp beni de dini reddettiğim için asarlardı. Komutan içeriye girdi.

‘Abbas Adel Karim. Kadını katledeni yakaladık.’
‘Kadının umurunuzda olduğunu zannetmiyorum. Sizler bir kadını sadece dans ettiği için taşlarla öldürürsünüz. Bu istisna sizin için hiç bir şeydir. Ayrıca yakında beni de sizin inandığınız şeye inanmadığım için idam edeceksiniz.’ Komutan
‘Ön yargı.’ dedi sessizce.
‘Asıl ön yargı sizin içinizdeki kinden ibaret. Dininize karşı olanlara olan tutumunuz ön yargının en basit hali.’
‘Abbas Adel Karim! Rejim var olduğundan beri, rejimin en cesur askeri oldum. Bu bir kibir değil. Ne kadar çok çalıştığımı ne anlatırım ne de bu konu hakkında sana bir fikir danışırım. Ama şunu bil, ne benim cesurluğum ne de kazandığım zaferler, senin cesurluğunun yanında bir hiçtir.’ Komutan elindeki copu suratıma indirdi.

Başımda bir ağrıyla uyandığımda kendimi çorak bir arazide, elimde bir zarfla buldum. Zarfın içinde bir miktar para ve küçük bir not kağıdına yazılmış söz vardı.

‘Bu ülkeden ayrıl.’

Tuncay Ünaydın