Vermeyince Mabut Neylesin Mahmut

Vermeyince Mabut Neylesin MahmutAğustos güneşi her zamanki sıcaklığıyla yeryüzüne hükmediyordu. Biçare kalmış kuşlar, kendilerine sürekli bir gölgelik bulmak için birbirleriyle yarışıyorlardı. Bu durumdan en fazla zarar gören ise ağaçlar oluyordu. Biçare kuşların verdiği rahatsızlık yetmiyormuş gibi, ağaçlar da bu durumdan sıkılmış, Tanrı’nın onlara verdiği göreve isyan ederek yeterince hava üretmiyorlardı. Tanrı ağaçlara hareket etme kabiliyeti verseydi eğer, ağaçlar sertçe sallanır, bünyesinde barındırdığı kuşları, tekrardan ağustos güneşinin himayesine verirdi. Üstelik bununla da kalmaz, özgürlüklerine kavuşan ağaçlar, sürekli yer değiştirir, bununda etkisiyle yeryüzü garip bir hal alırdı haliyle.

Tanrı insanların soluma ihtiyacını karşılayan bu canlıların isyanını duymuş olacak ki, ağaçlara rahatsızlık veren ve yine kendi yarattığı kanatlı canlıları, ağaçlardan uzaklaştırmak için, yine biz insanların doğal afet olarak tabir ettiği bir zelzele yarattı. Kanatlı canlılar bu durumu, ağaçların hareket etmesi durumuna bağladı. Korkudan ne yapacağını şaşıran biçareler, birer birer, her ne kadar da misafir olarak ağırlandıklarını düşündükleri ağaçlardan ayrılmaya başladılar. Reddedilmenin verdiği duyguyla, ebediyete doğru ilerlerken, kendini bilmez, isyankâr bir kuşun, açlığını bastırmak için yediği bir çaputun, midesinin bozulmasına yol açmasıyla, kâinatın üzerine istemsiz gübresini salıverdi.

İsyankâr kanatlının istemsiz salıverdiği gübre, havada taklalar atarak, yeryüzüne yaklaşıyordu. O sırada evinden çıkıp, işe gitmeye yeltenen, yıllar önce gördüğü talihsiz bir rüya ile isminden Tıkandı Baba olarak bahsedilen zat yoluna devam ediyordu. Bir anda olan oldu. İstemsiz gübre, Tıkandı Baba’nın kel kafasında bir yer bulmuş iyice yayılmıştı. Tıkandı Baba bu durumu kaderin cilvesi olarak değil de, tamamen şansızlığa bağladı. Atalarının sürekli olarak yinelediği ‘başına talih kuşu pisledi’ deyişi umurunda bile değildi.

‘Hay geberesice kuş.’ deyiverdi sessizce.

Sonra cebinden çıkardığı mendille kel kafasındaki pisliği temizledi. ‘Zaten şu fani hayatta kısmetsiz ve talihsizim. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de dengesiz bir kuş tam kafama pisliyor.’ diyerek yoluna devam etti.

Tıkandı Baba o talihsiz rüyayı görmeden önce açtığı kıraathanesine vardı, rüyadan sonra işleri ters gitmiş, birkaç oyun müdavimi gruplarından başka kimse kıraathanesine gelmemişti. Çayı bir güzel demleyip kendine bir bardak çay aldı. Ceketinin sol iç cebinden tütün kutusunu çıkarıp, bir adet çarşaf aldı ve içine bir miktar tütün koyup onu bir güzel sardı. Son kısmına da zıvanayı yerleştirdikten sonra ateşi verdi. Çayından bir yudum alıp, hayırlı bir sabah olmasını diledi.

*****

O sıralarda Topkapı Sarayı’nın içi epey hareketliydi. Padişahın kıyafetleri hazırlanıyor. Sadrazamlar günün planını yapıyor ve korumaları ayarlıyorlardı. Zira o gün Sultan 2. Mahmut tebdil-i kıyafetlerini giyecek ve Üsküdar’daki reayasının dertlerini, kılık değiştirerek dinleyecekti. Bütün hazırlıklar en ince ayrıntısına kadar tamamlanmış, saray içindeki koşuşturmaca da durmuştu. Padişah bütün hazırlıkların tamamlandığından emin olup sarayından, yanında iki sadrazamı ve iki korumasıyla ayrıldı.

Üsküdar’a vardıklarında, çarşıda birkaç alışveriş yaptılar. Sadrazamlardan birisi: ‘Efendimiz af buyursun. Reayayı dinlemek için bizzat kıraathanelerden birine girelim. Malum, asıl dedikodu oralarda’ dedi.

Sultan Mahmut sadrazamının önerisine karşılık verdi: ‘Bu güzel bir fikir, karşımıza çıkan ilk kıraathaneye oturalım. Hem birer Osmanlı çayı içeriz.’

Kıraathane bulmak amacıyla yapılan yürüyüşün ardından, karşılarında beliren ilk kıraathaneye girdiler. Sultan Mahmut içeriye şöyle bir göz gezdirdi. Duvarda çatlaklar, duvarların alt kısımlarında ise rutubet izleri vardı. Kıraathane sahibine selam verip, içeride bulunan dörtgen masaya oturdular. İçeride onlardan başka bir de dörtlü bir grup okey oynuyordu. Gruptaki zatlar, sürekli olarak ‘Tıkandı Baba bir çay, Tıkandı Baba bir ıhlamur, Tıkandı Baba bir kuşburnu, Tıkandı Baba bir adaçayı’ cümlelerini tekrar ediyorlardı. Padişah daha fazla dayanamayıp, Tıkandı Baba’yı yanına çağırıp: ‘Yahu dikkatimi çekti baba, nedir şu Tıkandı Baba meselesi’ dedi.
‘Uzun mesele evladım, çook uzun.’ diye karşılık verdi. ‘Sen hele anlat bakalım. Merak ettik.’ der ve Tıkandı Baba’ya bir sandalye çeker.

Tıkandı Baba, sultanın çevresindeki iri kıyım adamlardan çekinmiş olacak ki, içinde yarattığı ufak bir korkudan olsa gerek, sandalyeye usul usul oturup başladı anlatmaya.

‘‘Bir gece yorganı üzerime örttüm ve uykuya daldım. Rüyamda ben dâhil birçok insanın çeşmesinin bulunduğu bir yere düştüm. Bütün çeşmeler güzel güzel akıyordu ama benimkinden bir bir damlalar düşüyordu. Yahu herkesin ki ne güzel akıyor, benim ki niye akmıyor diye, yerden bir çomak aldım ve su akan oluğu oymaya başladım. Oyarken çomak oluğun içinde kırıldı ve daha az akmaya başladı. Çomağın elimde kalan parçasını yere atıp, elimle oluğu açmaya çalıştım. Bu seferde iyice tıkanıp hiç akmamaya başladı. O sırada bir aydınlık oldu ve nur yüzlü bir melek gördüm. ‘Tıkandı baba tıkandı, uğraşma artık.’ deyip birden kayboldu. O gün bugündür, ne işlerim rast gitti ne de hayatım. Kısacası nefsimin kurbanı oldum. İşte şimdi buradan kıt kanaat geçiniyoruz.’’ dedi.

Sultan Mahmut, Tıkandı Baba’nın anlattıklarından epey etkilenmişti. Biraz dozunda sohbetin ardından çayları bitmiş, saraya doğru yola çıkmışlardı. Saraya vardıklarında, Sultan Mahmut sadrazamlarına dönüp, ‘Bir ay boyunca Tıkandı Baba’ya saray baklavası gönderin, baklavanın altına da bir adet saray altını koyun.’ dedi.

Sadrazamlar gerekli şahsiyetleri bu hadise ile görevlendirdi. Baklava hazırlandı, saray altını da iyice gizlendi ve Tıkandı Baba’nın Kıraathanesine gönderildi.

****

Tıkandı Baba baklavayı teslim aldıktan sonra, kıraathaneyi kapatıp, eve gitmek için yola koyuldu. Yolda elinde baklavayla ilerlerken, yanına bir adam yaklaşıp,
‘Tıkandı Baba hayırdır, akçeyi buldun galiba, elinde güzelim baklavayla gidiyorsun eve.’
‘Yok, be evladım, hayırseverin biri göndermiş, Allah razı olsun.’
‘Ne yapacaksın bu kadarını, bak istersen ben bunu senden satın alayım ha, ne dersin? Hem eve baklava yerine birkaç çeşit bakliyat götürürsün.’ Tıkandı Baba için daha makul olduğundan adamın önerisini kabul etti. Baklavayı satın alan zat, evine götürdüğü baklavayı ailesiyle birlikte bir güzel mideye indirdi. Eee tabi, baklavanın içine gizlenmiş altını da görünce sevinçten havalara uçtu.

Ertesi gün, Tıkandı Baba’ya baklava yeniden geldi. Yolda ilerlerken yine aynı adam, yanına yanaşıp, aynı teklifi yaptı. Tıkandı Baba’da kabul etti. Bu hadise tam bir ay boyunca devam etti…

Gelgelelim bu hadisenin sonu da baklavaların bir ayın sonunda gelmemesiyle bitti. Sultan Mahmut durur mu? Bu sefer hiç kılık değiştirmeden, Üsküdar’a doğru, Tıkandı Baba’nın ekmek teknesini teftiş için yola çıktı. Kıraathaneye vardıklarında Tıkandı Baba sabah çayını içmiş, etrafı bir güzel süpürmüş, kıraathaneye gelen dört kişilik okeyci gruba çay veriyordu.

Sultan Mahmut kıraathaneye baktığında hiçbir değişiklik göremedi. Velhasıl kıraathane daha kötü bir hal almıştı.
‘Tıkandı Baba, bize birer çay ver bakalım.’ diye sesleniverdi Sultan.
Tıkandı baba, daha önceden yanında iri kıyım adamlarla gelen bu zatın, Osmanlı İmparatorluğu’nun Padişahı ve tüm İslam âleminin halifesi olduğunu anladı. İçinde hafif bir sevinç ve sadakat belirtileri barındıran bir tebessümle,
‘Sultanım af buyursun, hoş gelmiş sefa gelmiş, buyurun şöyle, şeref verdiniz.’ dedi.
‘Yahu Tıkandı Baba, sana bir ay boyunca bir tepsi baklava yolladım. Ama görüyorum ki, mekânın hala yıkık dökük.’ diyerek, Tıkandı Baba’ya baktı.

Tıkandı Baba, olayları dili sürçerek, kem küm anlattı. Sultan Mahmut gülerek sözünü kesip, ‘Tamam baba tamam, olay anlaşıldı. Kalk gel benimle gidiyoruz.’ dedi.

*****

Topkapı Sarayı’na yapılan kısa bir yolculuğun ardından, Sultan Mahmut, Tıkandı Baba’yı sarayın hazine odasına götürdü. Odanın içi altın doluydu.
‘Bak Tıkandı Baba, orada bir kürek bir de kova var, küreği eline al, bir seferde küreğe ne kadar altın gelirse hepsi senin.’ dedi.
‘Ama nasıl olur Sultanım, ben bu kadar altını hak edecek ne yaptım.’
‘Orasını Allah bilir. Hadi ne duruyorsun.’
Tıkandı Baba emri aldıktan sonra, küreği eline aldı ve altınların arasına daldırdı. Ama gelgelelim, hayatında bir kereliğine verilen bu şans onu o kadar heyecanlandırmıştı ki, heyecandan küreği ters vurdu. Küreği kaldırdığında, üstünde sadece bir altın vardı. Zavallı adam ağlamaklı, onu da kovaya koyayım derken yere düşürdü. Altın yuvarlandı, yuvarlandı, Sultan Mahmut’un tam ayağının önünde durdu. Sultan Mahmut yere eğilip altını eline aldı, önce yukarıya, sonra Tıkandı Baba’ya baktı ve…

‘Eee vermeyince Mabut, neylesin Mahmut.’

-Son-

Tuncay Ünaydın