Yabancılaşma

Başka bir dünya hayali, çoktan yokluk. Gecenin farklı mekânlara düşebilme ihtimalinin yarattığı olasılıklar silsilesi… Bir hayaletin gıdıkladığı topuktan rengârenk bir sis kuşatması, belki. Her yer ve her şey olduğundan farklı, soyundukça eksik. Bazı önemli şeylerin değişmemesine, devinmemesine sevinmeli mi?

Çoğu düşler, içinde bulunulan duruma bir karşı duruş, başkaldırı rüyasıdır. Öyle olmaması ihtimalidir düş. Yaşamın tüm uzuvlarından, akılbankalarının bize yönelttiği limitlere çakmak çakmaktır. Istırabın rüyada büründüğü şekiller her ne kadar kasvetli, karanlık ve ürkütücü olsa da düş o gecenin yazdığı eşsiz bir hikâyedir.

YabancılaşmaHikâyelerle birlikte yaşamın kendisi de değişir mi?

İnsanlar hikâyelerle düşünür, dünyayı hikâyelerle tanımlar, algılar, anlatır. Bir diğerine sesleniş tarzımız, üslubumuz, olayların örüntüsü ne denli farklı olursa olsun anlattığımız şey; hikâyedir.

Hikâyeler, insanın düşünme sürecinde önemli unsurlar yaratmasına rağmen insanlar hikâyeleri düşünmekten kaçınmak için de kullanır. Günahlarımızın, ayıplarımızın, olmazlarımızın, başarısızlıklarımızın üstünü çoğunlukla hikâyelerle örteriz. Bir tür kendimizi kandırma yöntemine dönüşür bir diğerine anlattıklarımız. Öyle olmadığımızı hikâyeler üzerinden kanıtlarız. Aslında öyle değilimdir deyip hikâyemizi başka bir hikâyeyle değiştiririz. Bunu öylesine saf bir inanışla yaparız ki kendimiz de anlattığımız hikâyenin doğruluğuna kapılırız. Çünkü inanmak isteriz.

Hepimizde bir iletişim, iletme arzusu vardır. Başımıza bir şey geldiğinde bundan bahsetmek ihtiyacı hissederiz. Böylece başımıza geleni defalarca yaşatmış oluruz. Bir başkasına ilettiğimizde biliriz ki o da bunu başka bir kişiye iletecektir. Bu şekilde “hikâyemiz” dilden dile dolaşıp uzun süre yaşama olanağı bulur.

Bir şey ne kadar çok değişirse o kadar aynılaşır. Hikâyeler de değiştikçe aynılaşır. Aynı kalan şey insanın hikâye anlatmaya duyduğu gereksinim, hikâyeyi algılama ve hikâye yaratma yeteneğidir. Giderek zorlaşan yaşam koşulları, toplumların kalabalıklaşması, kitlesel iletişimlerin yaygınlığı… Bireysel bir hikâyenin oluşumunu engelleyerek, aynı hikâyenin içine sıkışmış “çoğunluğu” yaratır.

Fransızca “alienation (yabancılaşma)” kelimesinin düğüm yeri neresidir?

İnsanın çevresinden, işinden, emeğinin ürününden ya da benliğinden uzaklaşma ya da ayrılma duygusunu dile getiren bir kavramdır “alienation”. Terimi en iyi bilinen anlamıyla Karl Marx kullanmıştır. Marx’a göre bu kavram: “İnsansal ürünlerin insanı boyunduruğu altına alan karşıt güçler haline gelmeleri ve bunun sonucu olarak da insanı insan olmayana dönüştürmeleri sürecini dile getirir. İnsan, yarattığı özdeksel ve tinsel dünyasını durmadan zenginleştirdiği halde kendisini özdeksel ve ruhsal olarak durmadan yoksullaştırmıştır. Bunun sonucu olarak insan, bizzat kendi özüne yabancılaşmış ve insan olmayana dönüşmüştür.”

Bunca zenginlik içerisindeki tinsel yoksulluğumuzu dindirip bize insanı anlatacak hikâyeyi kim dile getirecek acaba?..

[Desen Çalışması: Oktay Çakır – oktaycakirart.blogspot.com]

Derya Derin