Yaşam, Tahayyül ve Mitler

Yaşam, Tahayyül ve Mitlerİnsanların ölüme bakışları diğer canlılardan hep farklı olmuş; insanlar, ölüme bakarken ölüm karşısındaki duruşlarına hem hayal güçlerini hem de kültür birikimlerini ekleyerek varoluşlarını açıklamaya çalışmışlardır. Hayvanlar ise birbirlerinin ölümüne şahit olmuşsa da bu konu üzerinde pek kafa yormamışlardır. Örneğin; yanına gittiğinizde sizi fark eder hayvan; ama farkında olduğunun farkında değildir. Oysa insan, fark ettiğinin farkında olması yönüyle diğer canlılardan ayrılır ve inanılmaz bir kültür yolu izler. Bu kültür yolunda biriktirdiklerini üst üste koyarak yeni dünyalar oluşturur. Bu meşakkatli ve uzun yol, bazen onun tökezlemesine bazen de hızla yol almasına neden olmuştur.

Yaşam, Tahayyül ve Mitlerİki yüz ilâ 28 bin yıl önce yaşamış Neandertal gömütlerinde yapılan incelemeler sonucunda onların, ölümlü olduklarının farkına vardıklarını ve gördükleri dünyadan başka şeylerin de var olduğunu düşündüklerini; düşünmekle kalmayıp yaşadığı deneyimleri, öykülerin içine yerleştirerek yaşamlarına anlam katmaya çalıştıklarını da anlıyoruz. Güneş, gece yok olunca bildikleri iki dünyadan biri olan ölüler dünyasına -diğer dünya ise yaşadıkları yer- gittiğini düşünmüşler yani böyle hayal edip bu hayali süslemişler. Elbette ki bu hayal gücü ve yaşam savaşı onların, hem besin zincirinde hem de diğer canlılar arasındaki yerini farklılaştırmıştır. Tahayyül gücünü binlerce yıl sürdürerek kültür birikimini de sağladıktan sonra öyküler anlatmaya ve bu öykülerin içine kendilerini koymaya başlamış. Yarattıkları bu öyküler (destanlar), onlara aklının sınırlarını da öğretmiş. Sınırlar yüceliği; yücelik bilgisi tapınımları getirmiş. Ayrıca, insanın yarattığı öyküler, ölümlü olduğunu bilmesine ve bir gün yok olacağı gerçeğinin değişmezliğine ait olmuş hep. Bu nedenle mitlerinde ölümsüz kişileri anlatarak ölümsüzlük hayallerine ulaşmaya çalışmışlar.

Mit, insanın sadece aklının değil, ruhsal boyutunun da farkında olmasını beraberinde getirir. Kutsallık yükleme hayatlarının olmazsa olmazıydı. Taş, bizim için cansız ve niteliksiz bir şeydir. Onlar için ise güçsüzlüğünü ve kırılganlığını hatırlatan dayanıklılığın sembolüdür. Binlerce yıl yaşayan zeytin ağacı ve diğer ağaçlar, insana bahşedilmeyen sonsuz diriliği anlatırdı. Güneş her gün doğuyor, dünyayı geziyor ve gidiyordu. Ama ertesi günü tekrar geliyordu. Gücü hiç bitmiyordu. Güneşe benzer döngüyü “ay” da yapıyordu. Merak ettikleri bir şey vardı. Güneş geceleri nereye gidiyordu? İmdatlarına hayal güçleri yetişti. Güneş geceleri ölüler diyarını geziyor ve orada gördüklerini suyun üzerine yazıyordu. Bu nedenle “su” da kutsallar arasına girdi. Ve bütün yaratılış mitleri “Evren su ile kaplıydı.” diye başladı bu nedenle. Bilim adamları bu nedenle insanın yaradılışını açıklarken bu yaratılış mitlerinden yola çıkarak “su” kavramı üzerinde durdu. Görüldüğü gibi mitlerdeki hayal gücü insanı bilime götürdü.

Tanrısallık kavramı ilk kez Paleolitik dönemde başlar. Paleolitik insanı, gökyüzünü ulaşılmaz, sonsuz ve apayrı bir varlık olarak görürdü. Yani gökyüzü ötekiydi ve kendi değersiz yaşamlarının üzerinde bir aşkınlığa sahipti. Ve gecesiyle ayrı, gündüzüyle ayrı değişik oyunları vardı. Gökkuşakları, fırtınaları, şimşekleri ile anlaşılmazdı. Bu bilinmezlik onları hem büyüler hem de korkuturdu. Yıldızlar, hiç hareket etmediği için önceleri onları Tanrı addettiler. Sonraları ise onları “Her şeyi gören Tanrı’nın bin bir gözü” saydılar.

Mitler Döneminin Tanrıları önce soyut sonra somut oldu. Somutlaştıkça insana benzer özellikleri öne çıktı. Onlar gibi yer içer, evlenir; çocuk sahibi olurdu. Bunun temel nedeni, kadın ve erkekler güçlü varlıkları taklit etsinler, tanrısallığı yaşasınlar düşüncesiydi. Aslında mitoloji insanın sorunlu durumuyla baş edebilmesini sağlardı. İnsanın ölümsüzlük ateşini söndürür, yaşamla ilgili sorularına yanıt verirdi. Bugün sorularımızın çoğunu bilim yanıtladığı için bu tip sorulara ve açıklamalara ihtiyaç duymuyoruz. Şimşek çaktığı zaman Zeus’un kızmadığını, denizdeki gel gitleri Poseidon’un yapmadığını biliyor; bunun bir doğa olayı olduğunu anlıyoruz. O zamanlar Tanrı-İnsan arasında uçurum yoktu. Ama bugün Tek Tanrılı dinlerde Tanrı gökte yaşar ve ulaşılmaz yerdedir. Artık yaşam ve tahayyül ayrılmıştır birbirinden. (Ben bunu hep Sümer ve Helen kültürüne benzetirim. Sümerler yazıyı bulunca kuşaklar arası aktarımda hayal gücü belli bir zaman sonra devre dışı kalmıştır. Çünkü aktarılma yazıyla olmuştur ki bu da hayali etkilemiş, eklemlemeleri engellemiştir. Helen ise yazıya çok sonra geçmiş böylelikle hayaller devre dışı kalmamış, hayal ettikçe de soru sormaya başlamıştır. İşte bu nedenle de felsefenin bu tarz toplumda yeşermesini beraberinde getirmiştir.)

İnsanlık; tarihin kayıt altına alınmadığı dönemlerde atalarını merak etmiş, onlarla ilgili öyküler anlatmışlar. Onların birbirleriyle ve komşularıyla olan ilişkilerini aktarabilmek için mitlere başvurmuşlar ve her kuşak kendi hayal gücünü katmış. (“Köroğlu’nun atı âdeta uçuyordu” cümlesinin; “Köroğlu’nun atı uçuyordu.” ya dönüşmesi gibi.)

Yaşam, Tahayyül ve Mitler

Mitoloji, insana yönünü de gösterir. (Nereden geldim, nereye gideceğim gibi.) Nereden geldim sorusuna yönelik “YARATILIŞ MİTOLOJİSİ”ni; nereye gideceğim sorusuna da; Dilmun’u (Cennet) yaratmış. Bütün mitler insanın pek çok aşamadan geçtiğini de gösterir. Buna bağlı olarak ilk dönem, Tanrılara yakın olduğu dönem olarak ele alınır. Tam zamandır bu zaman. (Hint ve Kızılderili anlatımlarında olduğu gibi: Hint anlatımında; İdeal yani dharma güvenlidir ve dört ayak üzerindedir. Doğa onları besler. İkinci çağ ise üç ayaklıdır. Mükemmellik azalmıştır. İdeal artık açgözlü olmayı abartmıştır. Ve üçüncü çağ başlar. Artık iki ayaklıdır, güvende değildir ve yalpalamaktadır.)

Yaşam, Tahayyül ve Mitlerİnsan, kendi ölümlüğünü ve kendi vahşetini fark ettiğinde Tanrılar katından ayrılışı gerçekleşir. Bu, hakikatlerle yüz yüze gelişten başka bir şey değildir. Yine de kutsallık az değildir. Dünyanın tam ortasında gökyüzüne (Tanrılar âlemine) uzanan bir ağaç, bir dağ ya da bir sırık vardır. İkinci aşamaya geçince yani gökselle bağ kopunca ağaç yıkılıverir, dağ çöküverir. Cennete ulaşmak güçleşir. Artık “KAYIP CENNET” öyküleri anlatılmaya başlanılır. (Babil Kulesi’nin öyküsü de buradan yola çıkar. Tanrılar, Babil Kulesi’ni yaparak kendilerine eş koştukları için insanları cezalandırır. İnsanlar artık farklı diller konuşur ve birbirlerini anlamaz.)

İnsan sadece etten kemikten meydana gelmemiştir. Ara ara esriklik hali de vardır. Esriklik duygusunu yok etmenin bir sürü yolu vardır. Müzik, şiir, dans, edebiyat… Ama en etkilisi dindir. Ölüm ve yok olma esrikliğine kapılan insanı coşturan ve günlük yaşamla buluşabilen mitoloji, coşku verdiği sürece varlığını sürdürür. Eğer bu sağlanamıyorsa mitoloji işlevini yerine getirmiyor, getiremeyecek demektir.

Mitoloji, esriklikle, korkuyla, umutla harmanlanmış insan duygularını etkili biçimde sunar. İşte bu nedenle gerçektir. İnsan doğası hiçbir dönemde hiçbir zaman diliminde değişmez, hep aynı akıl oyunlarına ihtiyaç duyar. (Musa’nın Kızıldeniz’i ikiye ayırması, İsa’nın hastaları iyileştirmesi, dünyaya yeniden gelmesi gibi.) İnsan modernleşse de benzer öyküler hep olacak; ama başka türlü dile gelecek ve bizim korkularımızı ve isteklerimizi dillendirmeye devam edecek.

Mitoloji ilk tohumunu, insanın şiddet dolu bir dünyada var olma savaşıyla yüz yüze geldiğinde atar. Mitolojinin kaynağı ise insanın bu var oluş savaşındaki kaygılarıdır. Homo Sapiens var olma savaşını verirken akıl denen kavramdan yararlanmış, çeşitli silahları bu bağlamda geliştirmiş. Aslında mitoloji başlarken “logos”un da temeli atılmış. Logos gerçeği, aklı karşılarken, mitos hayali geliştirmiştir. Mitos’un hedefi “cennet” olurken “logos”un hedefi yaşam olmuştur. Logos, insana hayatta kalabilme yollarını sunarken (örneğin bir avı nasıl yakalayacağını) mitos o avı yakaladıktan sonraki ruh halini düzene sokmaya çalışmıştır. Ve böylelikle ilkel insan, mitos ve logos’un farklı şeyler olduğunu çok geçmeden anlar.

Logos devreye girdikçe mit çerçevesindeki ritüel’ler de değişmeye başlar. Erkeğin üremedeki yerini keşfeden logos, kadını üstün yerinden alır. Bu sefer onun yerine “erk”i koyar. Zeus kâh başından, kâh baldırından çocuk çıkararak kadının doğum gücünü sıfırlamaya çalışır. Ve erkek kahramanlar yaratılır Bu erkek kahramanlardan en ünlüsü Herakles’tir. Herakles, bir mağarada yaşar ve hayvan postlarına bürünür. Bu tahayyül, Herakles tipi kahramanların Paleolitik Çağ’ın özelliklerini (mağara dönemi) de beraberinde diğer çağlara taşır.

İnsanın tarımı keşfetmesiyle başlayan Neolitik Çağ’da insanın korkusunun hala devam ettiğini ve buna bağlı olarak mitos’un da devam ettiğini görüyoruz. Artık avlanma kutsal bir faaliyet değildir, bunun yerine ekin kaldırma dönemi gibi şeyler kutsallaşır. Ve ritüel’ler de buna bağlı olarak değişir. Ve artık toprak, dişi; tohumlar, ersuyu; yağmur da gök ile yerin cinsel birleşmesidir. (Yer ve gök ile ilgili anlatılardan hemen aklıma doğu anlatısı Seyduna ve Şahrud geldi. Yer ve gök birbirine ölümüne âşık olur. Kavuşamazlar; çünkü yer ve gök yaratılışta birbirinden ayrılır. Ve alabildiğine romantik bir aşk karşımızda… Oysa Batı mitolojisinde Gaia (Toprak Ana) ve Uranos’un aşkı; savaşlara, göçümlere ve ölümlere neden olacaktır. Bir güçler savaşıdır.) Çiftçinin çatalı toprağa sokup rahmini açması ve tohumla şişirmesi; çatalın ya da sabanın da erkek organı olarak ele alınmasını getirir. Böylelikle yeni mitler oluşur. (İnanna-Dumuzi çiftleşmesi ritueli, Demeter’in yeryüzüne tekrar dönmesi vb.)

Yaşam, Tahayyül ve Mitlerİlk uygarlıklar dönemine gelindiğinde de tarihi yok etme başlar. Her çağ bir öncekini yok ederek gelir, anlayışı yaygınlaşır ve bu nedenle de Mezopotamya’da yeni şehirler eski şehirlerin üzerine kurulur. Aslında bunun başka bir nedeni de eski barbar günlerine dönmekten korkmalarıdır. İnsan yaptığı kötü şeylerden de sorumludur anlayışı ile yeni mitler geliştirirler. Bu anlayış çerçevesinde Tanrıların yeryüzünden çekildiğine inanmaya başlarlar. İşte, Gılgamış Destanı Tanrılar ile insanların yollarını ayırdığı destandır. Bu inanç tek Tanrılı dinlerin başlamasındaki ilk düşünce olur. Ve Tanrı gittikçe soyut söylemlerle anılmaya başlanır. (Boşluk=Apsu, yokluk=Tiamat, dipsizlik=Mummu) Ve zamanla bütün özellikleri tek unsurda toplarlar: Marduk, Zeus vb.

Mit döneminin öyküleri tek Tanrılı dinlerin öykülerine de kaynaklık etti. (Dumuzi ve İnanna mitindeki öbür dünyaya gidip gelme İsa’da da işlendi.)

Kentleşmeye gelindiğinde de mitolojiden iyice uzaklaşıldı. İnsanı düş kırıklığına uğratan atalarının eski imgeleri zaman içinde bırakılıp terk edildi ve yüzyıllar geçtikçe küçümsendi. Mitleri küçümseyen insanın unuttuğu bir şey vardı: Ataları logos’a mitos yoluyla varmıştı; hatta çok övündükleri bilime de mitos’un tahayyül yoluyla ulaşmıştı. Mitos’u terk eden insan, ruhunun sıkıntılarını gideremiyor ve bununla baş edemiyordu artık. İşte tam burada Çin’de Konfüçyüsçülük ile Taoculuk; Hindistan’da Budizm ile Hinduizm gibi düşünce sistemleri gelişti. İnsan, bu düşünce sistemleri ile birazcık nefes aldı.

Bugün, gerçeğin aynasıdır dediğimiz roman da öykü de, insanı bir ruh halinden ötekine geçirme özelliği bakımından mit’in işlevini sürdürmektedir. Yani bir törendir, yani bir ritüeldir. Gerçeğin kendisi dediğimiz “roman” aslında gerçeğin kendisi değildir. Romanın zamanı ile gerçeğin zamanı aynı değildir. Romandaki kahraman 90 yaşında iken başka bir bölümde onun, kırk yaşına dönebiliriz. (Orhan Pamuk; SESSİZ EV) Hangimiz gerçek yaşamda kırk yaşına gidebilir ki. Aslında roman da mit gibi dünyayı farklı algılamamızı sağlar, yüreğimize ve dünyaya nasıl bakacağımızı öğretir. Zaman zaman ben de kendimi Peyami Safa’nın romanlarındaki kadınlara benzetirim. Bu, mit dünyası insanının kendini bir Tanrı ile ya da bir üst değer ile özdeşleştirmesinden farkı nedir? Mitlerdeki estetik kaygı ve tahayyül gücüne romanlar da sahiptir. Ama nedense romana inanır, miti küçümseriz. Romana mitin üzerinden geçen güzergâhtan gelmemiş miydik?

Şükran Engin Atmaca

Kaynakça:
Mitlerin Kısa Tarihi – Karen Armstrong
Tarih Öncesi Ege – George Thomsen
Mit ve Anlam – Claude Levi-Strauss
Yunan Mitleri – Robert Graves