Yitik Akşam Notları ‘2

Yitik Akşam Notları '2[Editörün Notu: Yazının ilk bölümü olan Yitik Akşam Notları ‘1 isimli paylaşımı okumak için buraya tıklayabilirsiniz.]

İzmir de bulutlu bir cuma sabahı. Yosun kokusunun vuku bulduğu bir zamanda, sahilde, yayaya yasak olan bisiklet yolunda, kulağımda Mozart’ın Requem’i, estetik bir haz alırcasına ruhumu okşayan el kol hareketleriyle yürüyorum. İnsanların deli mi ne sorusuyla harmanlanmış bakışlarına aldırmaksızın, müziğin ruhumu okşamasına izin veriyorum. Yanımdan geçen bir kadın köpeğinin hakimiyetini bana bakarken yitirmesine rağmen son anda tasmaya hakim olmayı başardı. Detaylı bakamadığım yüzü bir yerden tanıdık gelmişti. Müziğin doruğa ulaştığı koro bölümünde kollarımın hakimiyetini iyice kaybetmiştim. Henüz yeni aydınlığa kavuşmuş yeryüzüne bir selamlama faslının müzikle birleşmesi muazzamdı. Yine bakıyorlar. Acımadan, hiç düşünmeden, içimdeki coşkuyu anlamadan varoluşumu tanımlayışımı önyargılı gözlerle izliyorlar ve çoğunun aklında ‘Deli mi ne?’ sorusu var.

Deli mi ne? Ne gariptir ki, delilik üzerine binlerce söz yazılmasına rağmen hala insanların deliliği tam anlamıyla kavrayamadıkları günbegün ortadaydı. Eğer normallik gerçekten normal olsaydı normallik üzerine de onca söz yazılabilirdi. Göreniniz, duyanınız, okuyanınız var mı? İnsanlar normal olmaya harcadıkları çabanın yarısını kendilerini tanımaya ayırsaydı, kendilerini değiştirmeye, yenilemeye ayırsaydı, ah evet dostum işte dünya o zaman yaşanılabilir bir yer olabilirdi. Dikkat ettiniz mi? Kendilerini normal sanan bütün insanlar, diğer insanları kendilerine benzetmeye çalışıyorlar. Ve bu durum o kadar normalmiş gibi karşılanıyor ki, normallik bir insan beynine bürünse ‘Tanrım çıldırmak üzereyim!’ diye bağırırdı.

Yitik Akşam Notları '2Kısa bir yolculuğun ardından Alsancak İskelesine vardığımda, Alsancak vapuru, Karşıyaka’dan yolcularını getiriyordu. Sabahın kokusu henüz benliğini yitirmemişti ve bütün insanlar hıncahınç doldurduğu vapurdan hızlı adımlarla, kapitalizmin onları esir ettiği işlerine doğru korkuyla yürümeye başladılar. Haksızlık etmek istemiyorum. İşlerinde gerçekten mutlu olan insanlarda olmalı! Aralarına karıştım. Kot pantolonumun kıç cebine yerleştirdiğim küçük not kağıtlarının arasından birini seçtim. Üzerinde mutluluk belirten bir şekilde yazılmış ‘gülmek sanattır.’ adlı not kağıdını bir kadına uzattım. Yüzüme baktı. Gülümsedi.
‘Teşekkür ederim.’ dedi.
Yitik Akşam Notları '2‘Rica ederim.’ dedim. Kadın yoluna devam ederken ona sevgiyle baktım. İnsanlara gülmenin mucizevi bir şey olduğunu hatırlatmak gibisi var mı? Ben Vedat ve benim için bundan daha mühim bir şey yok. Bu arada ismim biraz önce belirttiğim üzere Vedat. Beni geçen seferki maceramdan tanıyorsunuz. Şu anda kulaklığımdan gelen müzik değişti. Bir Hıristiyan ilahisi olan Ave Maria çalıyor. Hiç dinlediniz mi? Eğer dinlemediyseniz dinlemenizi öneririm. Benim kulağıma sızan müthiş katran sesiyle Andrea Bocelli. Ah, kesinlikle muazzam bir şey. Hazcı biri olmam, hemen her şeyden haz almam sonradan kazandığım bir özellik.

Yitik Akşam Notları '2İzmir’in meşhur boyozlarını arabasına düzenli bir şekilde istiflemiş olan bir börekçiye yaklaştım. ‘Bugün hiç güldünüz mü?’ diye sordum. ‘Gülmek için çok erken.’ dedi. Güldüm. Neden erken değildi? Belki de onu güldürmek için elimden geleni yapmalıyım.
‘Neden erken değil?’ diye sordum. Kaşlarını çattı ve yüzüme baktı.
‘Belki bir kaç boyoz daha satsam gülebilirdim.’ diye karşılık verdi. Adama baktım. Henüz orta yaşlarında olmasına rağmen alnındaki çizgiler belirginleşmişti.
‘Tamam o halde bana oradan altı boyoz, iki yumurta sar bakalım.’ dedim ve ekledim: ‘Lakin bunları alırsam bana bir söz vereceksin.’ diye.
‘Nedir beyim?’ diye sordu.
‘Bütün gün güleceğine dair bana söz vereceksin.’ dedim. Güldü.
‘Belki bir tane daha boyoz alırsan sana bu sözü verebilirim.’ dedi.
‘Bak hele, senden istediğim bedava şeye karşılık hem de.’ diyerek sırıttım.
‘Öyle düşünmeyin beyim. Şimdi siz benden bir boyoz daha alırsanız akşam çocuklarıma daha fazla para götürürüm.’ dedi. Düşünür gibi yaptım.
Yitik Akşam Notları '2‘Alt tarafı bir boyoz daha alıyon mu almıyon mu? Bak yoksa gülmem.’ dedi. Alıyon mu, almıyon mu? Ah şu İzmirlilerin ek kısaltması.
‘İyi madem sar bakalım yedi boyoz, iki yumurta.’ dedim.
‘Yumurtaları soyayım mı beyim?’ diye sordu. Başımla onayladım.
Boyozları özenle paketledi. Daha sonra yumurtaları soyup bir misina yardımıyla dörde bölüp tuzladı. Onları da farklı bir kağıda koyup biraz önce poşete koyduğu boyozların üstüne koydu. Parayı uzatırken, ‘bugün hep güleceksin.’ diye yineledim. Başını sallayıp gülümsedi.

Saate baktım. Beş dakika sonra üstadım gelecekti. Hiç şaşırmaz aynı saatte gelirdi. Biraz ilerleyip kendimi çimlerin üzerine bıraktım. Bacaklarımı karnıma çekerek oturdum. Bu arada ellerimle çimlerden destek aldım. İki dakika sonra ellerimi kaldırdığımda, çimlerin bıraktığı aralıklı yeşil izlere bakarak haz aldım. İnsan neden böyle şeylerden haz alır? Sanırım bu benim için bir alışkanlık haline geldi. Gelmesi için epey bir gayret sarf ettiğimi bilirim. Ve bunu başardığımda yani küçük şeylerden haz almaya başladığımda o büyük acıların hayatımın devamını etkilemesine de izin vermemeyi öğrendim. İçinden çıkılmayacak sorun olmadığına ve bilakis çıkılabileceğine inandığım için ayaktayım. Küçüklüğümden beri büyük liderlerin karakteristik özelliklerini, sorunlarla baş etme yöntemlerini araştırıp durdum. Ve vardığım sonuç şu ki; sorunlar parçalara bölündüğünde ortada sorun diye bir şey kalmıyor. Bir insan gerçekten mutlu olacağına inanıyorsa adım adım ilerleyerek mutluluğa erişebilir.

Biraz sonra kuracağım cümleden pek hoşlanmasam da; ‘geçmişim karanlık bir yerdi.’ Henüz on altı yaşımdayken annemi kaybetmiş, kendimi kumar, alkol ve seks bağımlısı olan sorumsuz bir babanın sorumluluğunda bulmuştum. Annemin ölümüne sebep olması, hayatımızı altüst etmesiyle bütün olaylardan onu suçlu tutuyordum. İçimde sürekli onu düzeltebileceğime dair bir umutla hayat yoluma devam ediyordum. Bilakis onu düzeltebileceğime olan inancım kendime olan inancımdan daha fazlaydı. Annemi toprağa verdikten sonra dımdızlak ortada kalışım beni okuldan uzaklaştırmış, iş hayatının merkezine sürüklemişti. Bir müddet birikim yapmakla uğraştıktan sonra hiçbir şey zevk vermemeye başladı. Hayattan kopmuştum. Ağır bir depresyona girişim, babama karşı duyduğum öfkeyle birleşince kendimi intiharın eşiğinde buldum. Ölmek istiyordum. Bir şekilde ölmek ve her şeyin sonlanmasını istiyordum. İşte o zaman, bir bilge adamın kollarında kendimi buldum. Bu adam üstadımdı ve bana hayatta sahip olmamam gereken bir çok şeyi öğretti ve bunlardan biri öfkeydi. Başta babama duyduğum öfke olmak üzere her şeyi, herkesi affetmemi sağladı.

Henüz buraya gelirken köpeğinin hakimiyetini yitirmemeye uğraşan kadın önümden geçti. Yine yüzünü göremedim. Biraz daha ilerleyip börekçinin yanında durdu. Dikkatle izledim. Bir vakit sonra kadın börekçiye olanca gücüyle bağırmaya başladı. İşittiğim kadarıyla şunları söylüyordu: ‘Sen ne pis bir adamsın be! Utanmaz herif, utanmaz herif. Sana ne benden?’ Biraz önce güldürmeye çalıştığım adamı, kendini bilmez bir kadın üzüyordu. Adam öylece kalakaldı. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Ellerimle yerden destek alıp doğruldum. Tam ayağa kalkıyordum ki, omuzlarımda iki el hissettim.
‘Otur bakalım.’ dedi üstadım. Tam ona bir şey söyleyecekken, ‘Boyoz ve yumurta aldın mı?’ diye sorması yutkunarak oturmama yetti. Başımı salladım. Yanıma gelip oturdu ve sanki tam karşımızda hiçbir şey olmuyormuş gibi alaycı bir şekilde bana bakarak kahvaltısını yapmaya başladı. Bir tane boyozu mideye indirip yumurtanın dörtte birini de ağzına attıktan sonra.
‘Ne görüyorsun?’ diye sordu. Hemen cevapladım.
‘Şu anda kadına karşı oluşan sinirim bir şey görmemi engelliyor.’
‘Not defterin nerede, neden not etmiyorsun?’ diye sordu ve göz kırparak ekledi; ‘Unuttun mu? Sen izleyensin!’ dedi. Derhal not defterimi çıkardım ve olanları not etmeye başladım.

Kadın, ‘Seni hergele seni. Bak sen şuna. Bir de hesap vereceğim adama.’ diye bağırdı. Bu sırada tasmanın hakimiyetini yitirdi ve köpeği kaçtı. Kadın bu duruma iyice sinirlendi. Börekçinin arabasından bütün yumurtaları alıp yere fırlattı, arabayı itti. Bu sırada adam müdahale edemedi. Yere çöktü. Yumurtalarına baktı. ‘Yapmayın hanımım, kurban olayım.’ diye bir feryat etti. Kadın iyice sinirlendi ve arabayı devirdi. Kadın güçlü olmalıydı. Üstadıma baktım kahvaltısını yaparken suratında bir tebessümle olanları izliyordu. Kadın bağırdı. ‘Senin yüzünden köpeğimde kaçtı. Allahın belası herif.’ Adam öylece yerde çökmüş vaziyette ağlamaya başladı. Kadın olay mahallinden uzaklaşmak için geldiği yöne doğru koşar adım yürümeye başladı. Tam önümüzden geçerken bize doğru dönüp baktı. Olamaz bu o kadındı. Bir önceki macerada otobüste haksız yere cinsel taciz mağdurluğu yapan kadındı. Yazmayı kestim ve üstadıma baktım.
‘Bu o kadın.’ dedim.
‘Boş ver kadını. Şimdi ayağa kalk ve adama git.’ Hemen ayağa kalktım. Tam yürüyecekken üstadım durdurdu.
‘Farklı bir şey deneyelim. O adama git ama şunu unutma tek bir soru hakkın var. Adama tek bir soru soracaksın.’ dedi. Hayret ettim ama aramızdaki bağdan ötürü ona güvenmem gerekiyordu. Kafamı salladım ve yürümeye başladım. Adamın yanına gidene kadar soruyu düşündüm ve buldum. Börekçiyi kolundan tutup ayağa kaldırdım.
‘Gülmek mi beyim. Al sana gülmek.’ dedi. Gözlerim dolmak üzereydi.
‘Kadına ne söyledin?’ diye sordum.
‘Bugün hiç güldünüz mü diye sordum beyim.’ dedi. O an gözyaşlarıma hakim olamadım. Arkamı döndüm ve yürümeye başladım. Börekçi, ‘Yardım etmeyecek misiniz?’ diye bağırdı. Arkamı dönmeden üstadımın yanına yürüdüm. Yanına vardığımda yine gülüyordu.
‘Adama neden yardım etmedin?’ diye sordu.
‘Tek bir soru hakkım vardı.’ diye cevap verdim.
‘Konuşmaman yardım etmemen anlamına gelmiyor Vedat.’ dedi.
‘Hemen gidiyorum.’ dedim ve arkamı döndüm. Şok oldum. Adam yoktu.
‘Gel otur bakalım konuşacaklarımız var.’ dedi üstadım. Yanına oturdum.
‘Adama gidip yardım etmemen ve söylediklerimi harfiyen uygulaman bana duyduğun güveni bir kez daha gösterdi. Birbirimize olan bu güven bağının zedelenmeyeceğine eminim.’ dedi.
‘Peki, söylediklerini yapmasaydım ne olurdu?’
‘İşte o zaman sana cesur derdim.’
‘Bu ne demek şimdi?’ diye sordum. Şaşırmıştım. Üstadıma cesur görünmemiş miydim?
‘Bana kızabilirsin ama bazen cesur olman gerekiyor. Özellikle iyi bir nedenin varsa.’
‘Bugünkü sınavım bu muydu?’
‘Hayır ama bu da gerekliydi. Sana bir gün önce verdiğim not kağıtlarını dağıttın mı?’
‘Bir tanesini verdim.’
Yitik Akşam Notları '2‘Peki bugün hiç güldünüz mü sorusu.’
‘Evet. Sordum ve biraz önceki olay bundan kaynaklandı.’
‘İşte aradığım cevap buydu Vedat. Börekçiye mi sordun?’
‘Evet. Bunu siz söylediniz. Börekçiye sormamı.’
‘Ah evet.’ diyerek kahkaha attı.
‘Şu kadın, bak yine konuğumuz oldu. Ne enteresan bir tip değil mi? Geçen seferde tam sorunluydu şimdide öyle.’ dedi.
‘Şu an ona o kadar öfke duyuyorum ki, bir insana zarar verebileceğim endişesine kapılıyorum.’
‘Bir insana zarar vermek, onu hırpalamak değildir. Burada büyük bir yanlış anlaşılma var. Fark ettiğini umuyorum, hayatının geride kalan bölümünün çoğunu düzeltmeye çalıştığın birini affedemediğin için mahvettin. Yani biliyorsun Vedat, içindeki öfkeyi atana kadar epey uğraştık.’
‘Evet üstadım.’
‘Şimdi sen kalkıp, zaten kaosta olan bir dünyada, böylesine küçük bir olayın zihnini etkilemesine izin mi vereceksin?’
‘Hayır üstadım.’
‘Çok güzel. Henüz erken ama bugün ne öğrendin?’
‘Sabrı ve sadık olmayı.’
‘Kime sadık olmayı?’
‘Size.’
‘Burada bir yanlış anlaşılma söz konusu. Ben kimim?’
‘Üstadımsınız.’
‘Evet. Sadece bu kadar. Bir öğretmen yeterlidir. Sadık olma kısmını unutalım. Hürlüğüne gölge düşürmeyi istemem.’
‘Nasıl yani?’ dedim. Gülümsedi.
‘Bana geldiğinde ve yazar olmak istediğini söylediğinde sana söylediğim şeyi hatırlıyor musun?’
‘Evet, yazmak sadece yazmak değildir.’
‘Harika. Bir hikaye yazmak dünyanın kolay şeyidir lakin iyi bir hikaye yazmak gerçekten çok zordur. İyi bir hikaye yazmak için uzun ve meşakkatli bir yol gerekir. Bana geldiğinde aceleciydin. Önce bu sorunu halletmemiz gerekti. Hallettik. Bana geldiğinde babana duyduğun öfke, diğer insanlara da kızmanı sağlıyordu. Öfkeyi vücudundan attık. Bana geldiğinde önyargılıydın. Bunu da hallettik. Tek bir şeyi düzeltemedik. O da bugündü.’ dedi ve yüzüme baktı. Cevap bekliyordu. Hala anlamıyordum. Üstadım yine cevaplanmamış sorularla beni baş başa bırakmıştı. O an beynimde şimşekler çaktı. Anlamıştım. Babama duyduğum öfke ve onu düzeltme isteği, herkesi düzeltmeye çalıştığım bir hayat tarzını alışkanlık haline getirmişti.
‘Herkesi, her şeyi düzeltemezsin çocuk.’ dedi. ‘Bazen bütünüyle her şeyi kabullenmen gerekiyor.’ diye devam etti.
‘Düzeltmem gereken şey bizzat kendim.’ dedim.
‘İşte bu! Bugün ne öğrendin sorusunun cevabı buydu.’ diye bağırdı. Gülümsedim. Gerçekten de öyleydi. Herkesi, her şeyi düzeltemezdim, herkesi, her şeyi güldüremezdim, herkese, her şeye yardım edemezdim. Ama kendime edebilirdim. Üstadıma dönüp,
‘Bilge bir adamın dünya üzerindeki en büyük mirası sessizliğidir.’ dedim.
‘Çok doğru.’ dedi.
Böreklere uzandım. Bir boyoz alıp yemeye başladım. Birden arkamızdan bir ses geldi.
‘Bize börek yok mu?’ Üstadım dönüp, ‘Hoş geldin Berna.’ dedi gülerek. Arkamı döndüğümde şok oldum. O kadın, biraz önce ortalığı karıştıran kadın tam karşımdaydı. İkisi birlikte kahkaha attılar. Daha sonra solumdan bir ses daha duydum.
‘Bugün hiç güldünüz mü beyim?’ Börekçide gülen gözlerle bana baktı. Bu sefer üçü birlikte gülmeye başladılar. Üstadım yine beni kandırmıştı. Kadın bana yaklaşıp yanağıma bir öpücük kondurdu ve kulağıma,
‘Aramıza hoş geldin.’ diye fısıldadı. Üstadım konuşmaya başladı.
‘Bak Vedat, sana söylemedim ama bugün son sınavını verdin.’
‘Artık başka sınav yok mu?’ diye sordum.
‘Yok üstadım.’ dedi. Üstadım? Bana üstadım demişti.
‘Üstat mı?’ diye sordum.
‘Evet üstadım. Yolculuk yeni başladı. Artık gerisi bahar, ötesi aydınlık.’

Tuncay Ünaydın