Afrodisias

Afrodisias16 Temmuz 2017

Sabah yedide yola koyuluyor, hızla Yatağan yoluna sapıp köy kahvaltısı yeri aramaya başlıyoruz. Çok geçmeden aradığımızı buluyor şirin bir köy evi biçiminde düzenlenmiş kahvaltı mekanında Afroodisias’ın bizi beklediğini bilmemize rağmen bir saatimizi burada harcıyoruz.

Kahvaltıdan sonra Yatağan’dan sola, sonra sağa dönüyor; Kavaklıdere yoluna sapıyoruz. Kavaklıdere’den sonra Haydere yoluna saptığımızda bizi muhteşem manzara eşliğinde dağ yolu karşılıyor. Zor bir yolculuk; ama değer bu manzara için. Afrodisias’ı gördükten sonra bile bu yolun güzelliğinin sohbetini yapmaktan kendimizi alamıyoruz.

Uzun, yorucu ama bir o kadar da keyifli dağ yolundan sonra anayola çıkıyor, Geyre’yi geçtikten sonra bizi bekleyen Afrosias’a ulaşmanın mutluluğunu yaşarken ören yerinin kapısında arabayı belediye’nin parkına koymamızı söylüyorlar. Denileni yapıyor, belediyenin sunmuş olduğu golf arabası tarzındaki araçla Afrodisias’a ayak basıyoruz.

Afrodisias, adanmış kent anlamında ve Babadağ’ın mermerinden doğmuş. Roma imparatorlarının özel koruması altında olan bir kent. Bunun nedeni de kendilerinin Afrodith soyundan geldiğine inanmaları. Öykü şöyle: Vergilius’a ait destanın başkahramanı Aeneas, Troia kraliyet ailesinden Ankhises ve Tanrıça Afrodith’in oğludur. Ve Troya Savaşı’nın kahramanıdır. Aeneas’ın görevi Troia soyunu bu topraklarda devam ettirmektir. Annesi Afrodith’in yardımı ve korumasıyla Troia yangınından kurtulur. Babasını omzuna alır yollara düşer. Elinden tuttuğu oğlu Askanius onun soyunu devam ettirecek kişidir. Bu üç kişi ve Troialılar Antandros’a gelir, oradan Thrakia’ya ulaşırlar. Çok geçmeden yaşadıkları şeyler nedeniyle bu toprakların uğursuz olduğunu anlar ve buraya şehir kurmasına ve şehre kendi adını vermiş olmasına rağmen ayrılır ve kutsal Delos Adası’na gelirler. Buranın da kendilerine yurt olamayacağını kehanetlerle anlayan Aeneas, buradan da Girit’e göç eder. Girit’te yeni evler yaparlar, yerleşirler. Kurulan bu yeni kentin adını Pergama koyarlar. Ancak kuraklık bellerini bükünce İtalya’ya göç etmeye karar verirler. (Troia soyu iki kişiye dayanmaktadır: İtalya’dan gelen Dardonos ve Girit’ten gelmiş Teucer.) İtalya’ya vardıklarında karşılarına kuş gövdeli, genç kız yüzlü ve pis kokan Harpyler çıkar. Onları öldürmeye çalışırlar; ama başarılı olamazlar. Buradan Kartaca’ya geçerler. Orada Kraliçe Dido aşkı devreye girer ancak Zeus, onun Roma’ya gitmesini istemektedir. Ve Roma’ya varış, Roma İmparatorluğunun kuruluşu.

Roma İmparatorlarından Augustus ve Caesear soylarının Tanrılara uzandığını umut etmiş ve kendilerine ata olarak Afrodith’in oğlunu seçmişlerdir. İşte bu nedenle Afrodith Tapınağına Romalılar büyük önem vermiştir. Ama ilk ilgi Sulla ile başlıyor.

Roma İmparatorluğu 375 yılında bölününce Afrodisias, Piskoposluk merkezi haline getirilir. Afrodisias‘ın tarih boyunca aldığı adlar şöyle:

Lelegenpolis: Bizanslı tarihçi Stephanus, burayı anayanlı bir toplum olan Leleglerin kurduğunu ve bu nedenle bu kentin bu adla anıldığını yazar. (Buradaki Afrodith Tapınağı Leleglerin Ana Tanrıça’sıdır ve Anadoludaki Kibele’nin benzeridir.)

Megalopolis: Kentin Lelelgenpolis isminden sonra aldığı addır.

Ninoe: Assurların başkenti Ninova’nın yıkılmasından sonra buraya gelirler ve kentin adını Ninoe olarak değiştirirler. Sümerlerdeki bereket ve aşk Tanrıçası İnanna Assurlarda İştar olmuş. İştar Yunan kültürüne Afrodith olarak geçmiş.

Afrodisias: Pagan ve Yunan kültürlerinde aldığı ad.

Stavropolis (Haç kenti): Hıristiyanlık yaygınlaştıkça kentteki pagan kültürü izleri silinmeye ve Afrodith Tapınağı kiliseye dönüştürülmeye çalışılmıştır ve bunda da başarılı olmuşlardır.

Geyre Köyü: Geyre köylüleri yıllarca Afrodisias antik kentinin kalıntıları üzerinde yaşamış. Ta ki bir gün Ara Güler yolunu kaybedip bu köye gelinceye kadar. Burada çektiği fotoğraflarla dünyanın ilgisini çekmeyi başarmış. Afrodisias, Karya’nın en uç kentidir. Bundan olsa gerek ki “Geyre”nin Karya’dan geldiği düşünülüyor. Antik kentin bulunmasından sonra Geyre köyü iki km. daha batıya taşınıyor. Afrodith’in herkesi koruduğu düşünüldüğünden şehrin etrafı surlarla çevrilmeye gerek duyulmamış.

Bugün Afrodisias olarak bilinen antik kente girdiğinizde sağda ve solda ve ayrıca müzenin bahçesinde nekropol buluntuları karşılayacak sizi. Önce müzeye girmek isterseniz müze hemen sağda. Biz gezdikten sonra mı yoksa şimdi mi girme konusunda tereddüt yaşıyoruz. Yorgunluğun üzerine müzeden alacağımız randımanın düşük olacağını düşünüyor ve şimdi girmeye karar veriyoruz. Nekropol kalıntıları arasından geçiyor, 21 Temmuz 1979’da açılan müzeye giriyoruz. (Müze 2009’da yeniden düzenlenmiş.) Müzenin salonlarında ve vitrinlerinde; toprak kaplar, figürinler, dini simgeler, süs eşyaları, cam kaplar aletler, sikkeler ve günlük yaşamda kullanılan tüm eşyalar sergileniyor.

Dali müzesinde olduğu gibi çantalarımız dolaplara konuluyor. Flaşsız fotoğraf çekmemizi istiyorlar kibarca. Ben buraya gelmeden önce Afrodisiasla ilgili pek çok video izlemiştim. Bu videoların birinde izlediğim arkeolog arkadaşı görüyoruz. Güzel bir sohbet yapıyoruz. O da diğerleri de çok kibar. Arkeolog arkadaş bize flaşsız fotoğraf çekimi konusunda önerilerde bulunuyor. Ben de onun dediğini yapıyorum. Her çekimden sonra fotoğraf makinesini kapatıyor yeniden açıyorum. Sevgi Gönül Salonu’nun övgüsünü gelmeden işitmiştim. Haklıymışlar. İnanılmaz doğrusu. Kendimden geçiyorum. Bildiğim bütün efsane kahramanları ve tarihte okuduğum Roma İmparatorları karşımda. Çok heyecanlanıyorum. Kabartmaları böyleyse heykellerini düşünün. En çok “İhtiyar Balıkçı”yı merak ediyordum -belki de basına konu oldu diye-; ama o sergilenmiyormuş. Biraz da “İhtiyar Balıkçı” heykelini anlatmak isterim. 1989’da Roma İmparatoru Tiberius’a adanmış spor alanının girişinde bir mermer heykel başı bulunur. Prof. Erim başın gövdesinin Doğu Berlin’deki “İhtiyar Balıkçı” heykeli olduğunu söyler ve iddiasını kanıtlar. 1990’da Berlin Müzesi’nden gövdenin kalıbını ister. Kalıp gelir; ancak uymaz. Sonradan kalıbın tersten alınması gerektiği anlaşılır. Bu da yapılır. Evet, iki parça birbirine tıpatıp uyar. Ama bu arada Erim’i kaybederiz, çalışmaları Prof. Dr. Jale İnan tamamlar. Heykelin aslı istenir. Ancak bu konuda başarılı olunamaz.

Müzede iki parçayı arıyor gözlerim: Biri, Sağlık Tanrısı’na sunulan kulak (hasta olan organlarının resimlerini Sağlık Tanrısı’na sunarlarmış), diğeri iki renkli Zeus Europa heykeli. Zeus siyah damarla, Europa beyaz damarla yapılmış. (Aynı mermemerin farklı damarlarını kullanarak; ancak ben sözünü ettiğim iki buluntunun da fotoğrafını çekmeme rağmen Zeus-Europa ışık içinde yok olmuş. Buna çok üzüldüm tabii.) (Europa, Fenikeli bir kız. Zeus, onu görür görmez aşık olur. Boğa kılığına girip onu kaçırır. Bu birliktelikten üç çocuk olur. Bugün bu aşkı anlatan resimlere baktığımızda bol deniz motifleri kullanılmış. Europa’nın Fenikeli olmasıdır bunun nedeni.)

AfrodisiasSebasteion rölyeflerinin sergilendiği Sevgi Gönül Salonu’na giriyoruz. Mimar Cengiz Bektaş’ın çizimiyle yapılan bu salonda 600 yıllık yontu sanatının örnekleri var. Üç Güzeller, Apollon, Troya Savaşı, Dionysos, Herakles… Aeneas’ın omzunda babası ile Troya’dan ayrılışını anlatan kabartma muhteşem doğrusu. Ayrıca Ankhises ve Afrodith kabartması karşısında nutkum tutuluyor. Aklıma gelenleri hemen size anlatmak istiyorum: Troyalı Ankhises İda Dağı’nda sığırları otlatırken, Tanrıça Afrodith onu görür ve aşık olur. Kırmızı kaftan içinde Phyrigyalı kız kılığında karşısına çıkar. Kral soyundan Ankhises de ona vurulur. Birlikte olurlar. Afrodith ona soyunu devam ettirecek bir oğlu olacağını müjdeler. Ama bu, sır olarak kalmalıdır. Ankhises, bu sırrı tutamaz ve diller Zeus’a gider. Zeus o kadar kızar ki ona yıldırımlar gönderir. Afrodith önüne geçerek önlemeye çalışır; ancak Ankhises bir daha ayağa kalkamaz, topal kalır. Bilindiği gibi Afrodith’in doğurduğu çocuk Aeneas’tır. Aeneas’ın babasını omzunda taşıması bundandır.

S. Gönül Salonu’nun tam ortasında sivil bazilika’da bulunan ve daha yeni sergilenmeye başlanan Afrodit atı duruyor. At, altın varaklı bronz bir eyer örtüsü taşıyor. Akhilleus’in ve Troilos’u öldürmesini anlatıyor. Ama bugün gencin bacağından başka bir şey yok. Üçüncü biri daha olduğu biliniyormuş. Ama ondan da iz yok bugün ne yazık ki.

Müzeden çıkıyoruz. Anıtsal Kapı’ya gitmek için bilgi levhalarını takip ederken sol tarafta Atrium Evi’ni görüyoruz.

Atrium Evi: Roma konut mimarisinin örneklerinden olan bu evlerin ya ortasında ya da girişinde üstü açık ışığın gireceği yerler tasarlanmıştır. Burada bulunan portreler müzede sergileniyor. Bu portreler öylesine ustalıkla yapılmış ki yeniden yorum katılması nedeniyle buranın, heykel kurs evi ya da bir filozof’a ait bir ev olduğu da düşünülmüş.

Afrodisias

Yolumuza devam edip Tetrapylon‘a (Anıtsal Kapı) geliyoruz. Anıtsal Kapı M.S. 2. yy’da yapılmış. Birçok tarz kullanılmış bu anıtsal kapıda. Batı alınlıkta akantus yaprakları eşliğinde av sahnesi betimlenmiş. (Kimilerine göre Afrodith’in oğlu kimilerine göre evrensel yumurtadan doğmuş olan Eros ve zafer Tanrıçası Nike ve atlar.) Doğu alınlıkta ise Afrodith’in yarım daire içince yıldızı Venüs parlamakta. Biraz ilerleyince hemen sağda buraya ömrünü vermiş Prof. Dr. Kenan T. Erim’in yine Babadağ’dan getirilen mermerle yapılmış mezarı yer alıyor. Buradan dümdüz giderseniz tiyatroya uzanan bir cadde ile karşılaşacaksınız. Ama siz, hemen sağa dönün ve Afrodith Tapınağı’na giriş yapın.

Afrodisias

Afrodite Tapınağı: Afrodithe Tapınağı’na gelmek için Anıtsal Kapı’da toplandıkları düşünülüyor. Tapınağın yapımı M.Ö. 6. yy’lara dayanıyor. M.S. 500 yılında Hıristiyan bazilikasına dönüştürülen tapınakta, Ana Tanrıça kültünün izleri tamamen silinmeye çalışılmış. Tapınağı anlatmadan önce ben Afrodith üzerinde durmak istiyorum. Dalgaların köpüğünden çırılçıplak ortaya çıktıktan sonra deniztarağı kabuğunun üzerinde Kythera Adası’na gelen ve burayı küçük bulduktan sonra Peloponnesos giden Afrodith’in son durağı Kıbrıs’taki Paphos’tur. Kıbrıstaki Paphos’a ayak basar basmaz adanın her yeri çiçek bahçesine döner. Onu burada Themis’in kızları Horalar karşılar. (Eunomia (disiplin); Dike (adalet); Eirene (barış); bunlar, zamanların ve mevsimlerin tanrıçalarıdır.) Hora; saat anlamındadır ve Horalar zamanı düzenler. Afrodith Paphostaki denizde yıkanır ve güzelleşirdi. Onu temsil eden rahibeye de aynı özellikler atfedildi. Rahibe de, Paphos’taki denizde yıkandıktan sonra gençleşir ve güzelleşirdi. Afrodith’e ait tüm bu özellikler Girit’ten (Minos uygarlığından) Yunanistan’a girmiştir. Bunun en belirgin göstergesi, Tanrıça’ya ait Minos sarayının döşemesi deniz kabuklarıyla süslü olmasıdır. Yine Afrodith’e, topal kocası Hephastios’u Ares ile aldatınca bunu Helios, Hephastios’a anlatır. Demirci Hephastios örümcek ağı inceliğinde ama ondan sağlam gümüş ağ yapar. Lemnos’a gidiyormuş gibi yapar. Geri döner ve onları yakalar, onları gümüş örümcek ağı ile bağlar. Ve tüm Tanrı ve Tanrıçaları çağırarak onları sergiler. (Kadına yaptıklarıyla ilgili ceza anlayışı o zamandan gelme sanırım.)

AfrodisiasAfrodith ile ilgili anlatılar bitmez. Ancak Afrodisias’taki Afrodith tapınağı Assur’dan gelme bir külttür. Afrodith, Assur’daki İştar’ın burada aldığı addır. Hatta bir kabartmada Assur Kralı Ninus ve karısı Semiramis’in betimlemesi bulunmuştur. (Semiramis’in kumrudan geldiği söylenir. Yarı balık yarı kadın Atargatis’in kızıdır. Semiramis’i kutsal kumrular büyütmüştür. Ben bunu Şamiram -Semiramis- adlı romanımda anlattım. Afrodith tapınağındaki kumrular da bu bağlamda ilgi çekicidir.) Afrodisias bir Ana Tanrıça tapınım yeridir. Zaten buranın ilk adı da Lelegenpolis’tir. Yani anayanlı bir toplum olan lelegler kurmuştur. Afrodith ya da Kibele onların Ana Tanrıçasıdır. Sekize on dört sütunlu Tapınağın içinde sadece rahiplerin girebildiği Sella denilen yerde Afrodith’in heykeli varmış. Afrodith’in üzerindeki elbisede balık kuyruklu bir keçi göze çarpmakta olduğunu ifade ediyorlar. Balık kuyruğu Assur’daki Semiramis’in anası Atargatis’i hatırlatıyor. M.S. 500 yılında kiliseye dönüştürülen tapınağın onarımını Zoilos yaptırmış. (M.Ö. 1.yy) Zoilos bir köle idi ve Augustus (kimine göre de Oktaviaus) zamanında özgürlüğüne kavuştu ve hızla zengin oldu. Afrodisias’a gelince tiyatro ve tapınağı elden geçirtmiştir. M.S. da tam bir kilise görüntüsü verilmiştir. Son şekli Hadrianus zamanında verilmiş ve artık Ana Tanrıça kültünden iz bırakılmamıştır. Tapınağın kısa tarafındaki sütunları, uzun yanlara eklenerek ve sella kısmı ortadan kaldırılarak üç nefli bir plan yaratılmış. Ve kiliseye dönüşen bu yapının etrafı duvarlarla çevrilmiş. Narteks denilen giriş ve apsis (mihrap) kısmı yapılmış. Buradaki resimler de Hıristiyanlıkla ilgili imiş. Cebrail, Mikail ve İsa-Meryem merkezdedir. Oysa burasının Anadolu’daki Kibele tarzı bir Ana Tanrıça’ya ait olduğunu söylemiştik. Yunan Afrodit’i ile ilgisi yoktur. Bu şehre sığınanlar koruma altına alınır ve iade edilmezmiş. Erim başkanlığındaki kazılarda bu kült merkezinin arakik döneme ait bir kült merkezi olduğu anlaşılmış. Burada bulunan bütün kabartmalar müzede sergileniyor.

Afrodith Tapınağı’ndan çıktıktan sonra, Bouleuterion’a ulaşıyoruz.

Bouleuterion: M.S. 2.yy tarihlenen bina iki katlı imiş ve 1750 kişiyi alabilecek konumda. Üstü kapalı olan bu binanın sadece meclis toplantıları için değil, bale gösterileri ve müzik dinletileri için de kullanılmış. Binanın bazı bölümlerine ulaşılamamış, 4. yy depreminde çökmüş olduğunu düşünüyor uzmanlar. Duvarlarında kenti sembolize eden ünlü kişilerin heykelleri yer alırmış. (Bugün bunları yine de müzede görmek mümkün.)

Heykeltıraşlık Okulu: Aphrodisieus (Afrodisli) ismi bir marka idi Helenistik ve Roma döneminde. Bu nedenle burada yaratılan yontularda, heykellerde, kabartmalarda bu isme sık rastlanır. Babadağ’ın mermeri onlar için bulunmaz bir kaynaktı ve bu kaynak onların marka olmasını beraberinde getirmişti. Altın çağını Roma döneminde yaşayan kent heykelde Afrodisias stilini geliştirdi. Vücut ayrıntılarını olduğu gibi aktaran heykeltıraşlar, yontucular manüalist üslup (tam gerçekçi) 600 yıllık mermer sanatının en güzel örneklerini burada görmek mümkün. Helenistik dönem okulunun açılış Bergama heykel okulunun kapanışına rastlamakta. Bergama okulundan gelen yontucular Afrodisias’a gelip yerleşmiş ve ders vermeye başlamış. Afrodisias’ta her sanatçı kendi stilini oluşturmuş; ancak yine de genel olarak dramatik unsurların öne çıktığı görülmektedir. Gölge ışık oyunlarının yanısıra yüz ifadeleri de gerçeğe uygun verilmeye çalışılmış. Vücut yapılarına bakıldığında hem bir bilgelik hem de anatomi bilgisi ortaya çıkar. İki renkli heykeller buranın ustalığını ortaya koymaktadır. Bugün bu okulun mirası Karacasu seramik ustalarında yaşamaktadır.

Piskoposluk Sarayı: M.S. 400 yılına tarihlenen binanın sütunları ortaya çıkarılmıştır. Bina 1965 kazılarında ayağa kaldırılmış. Büyük ihtimal dönemin valisi yaşıyordu burada.

Hadrianus Hamamları: Roma İmparatoru Hadrianus’a adanmış hamamın diğer hamamlar gibi sıcak soğuk ve ılık bölümleri mevcut. Ortasında yuvarlak bir havuz olan bölüm terleme odası olarak işlev görüyormuş. Akantus (akantus çiçeğini Milas Gümüşkesen’de anlatmıştık.) yaprakları içinde Eros, kuş ve çeşitli hayvan figürlerinin yanısıra Minetauros, Medusa, Herakles ve Perseus mitolojik heykelleri İstanbul Arkeoloji Müzeleri ve Afrodisias’ta sergileniyor. (Helenistik ve Roma dönemi hamam kültürünü Miletos bölümünde bahsetmiştik.)

Agora: Güney Agora kentin ikinci büyük meydanıdır. 170×25 havuz Agora’nın gözalıcı bölümü. Etrafı ion tarzı sütunlarla çevrilmişti. Duvarları birbirine çelenklerle bağlanmış insan başlarıyla süslenmiş. Bugün bunlar ören yerin içindeki Deveci Han’ın duvar bitişiğinde sergileniyor. Yaşlı adamların, fahişelerin, aktörlerin ve mitolojik kahramanlardan da Selene, Zeus, Pan, Athena ve Dyonisos göze çarpar. Agora’da hummalı bir çalışma vardı.(Zaten Afrodisias’ta temmuz ve ağustos aylarında çalışma yapılırmış.) Güney Agora’da portikolar (revak tarzı sütunlarla taşınan avluyu çevreleyen kolonad) ayağa kaldırılmış. Kuzey portikoda İmparator Tiberius’a adanmış bir yazı bulunmuş. Kuzey ve güney portikonun birleştiği yerde iki adet tonozlu tünel bulunmuş. 5. yy’da bunlar anıtsal çeşmeye dönüştürülmüş ve önüne havuz yapılmış. (Sel baskınlarını önlemek için.) Burada mitolojik öyküleri anlatan kabartmalar bulunmuştur.

Kuzey Agora: Güney Agora’nın kuzeyindeki bu alan 202×72 m. genişliğindeki agora kentin ticari merkeziydi. Buranın da portikoları ayaktadır. Özgürlük rahibine ithafen yazılmış bir yazıt ele geçmiştir. Bu yazıttan buranın yapılış tarihini çıkarıyor uzmanlar. Üstelik tahminler bizi buranın rahibi Zoilos’a götürüyor. (Yapım: M.Ö. 1.yy) Kuzey Agora M.S. 7.yy’a kadar kullanılmış.

Sıcağa aldırmadan tiyatroyu görmek için yürümeye devam ediyoruz. Çalışmalar hızla sürüyor. Yerler toz duman içinde. Tepeyi tırmanmak yerine tiyatroya dolaşarak gitmeyi tercih ediyoruz. Tiyatroya ulaşmaya çalışırken yeni yeni çıkarılmaya çalışılan yerleri inceliyoruz.

Tiyatro: Tiyatro, akropolün doğu yamacında yer alıyor. Geyre köyü tam bu tiyatronun üzerinde yaşıyormuş. Akropol sözcüğü hemen bir tepeyi çağrıştırıyor; oysa buradaki tepenin bir akropol olabileceğine inanamıyor insan. O kadar küçük ki. Dümdüz bir ovaya cesurca yayılan ve koruma surları bile olmayan Afrodisias’ın akropolü de böyle olur diye düşünmeden edemiyorum. M.Ö. 1.yy’da yapımına başlanıp M.S. 2.yy’da tamamen bitirilen tiyatronun önsıraları kaldırılarak Roma döneminde gladyatör dövüşlerine hazırlanmış. Tiyatro bulunduğunda pek çok heykel de ortaya çıkmış. Ama en önemlileri Apollon ve Musa (esin perileri) heykelleridir. Bugün bunlar da müzede sergileniyor. Sahne binası üç katlı ve 7250 kişilik. Sahnede Zolios’a ithaf yazısı var. Çünkü üç katlı sahneyi Zolios yaptırmış. M.S. 4. yy’daki depremde hasar görmüş, 7.yy’daki depremde ise tamamen yıkılmış. Ön sıralardaki koltukların arkalıkları olduğu görülüyor. Büyük ihtimal buralar protokol için yapılmış. Yönetici koltuğu bezemeli protokol koltukları ise aslan ayaklı. Sahne duvarında şu yazı var: “Asya’daki bütün şehirlerden bu kenti kendim için seçtim.”

Afrodisias

Tiyatroya bizim gittiğimizin ters yönünden yani Sebastion’dan gidecek olursanız maskların önünden geçeceksiniz. O dönem tiyatro kahramanları resmi geçit halinde sizi selamlayacak. Bu sessiz masklara ses katmak istiyorsanız Euripides’i, Aiskhylos’u, Sophokles’i, Aristofanes’i okuyun. Gülen, ağlayan, şaşkın ifadesi olan bu masklara hayat vermiş, pagan döneminin ruhunu biraz olsun anlamış olacaksınız. Afrodith’in diyarında, Afrodith Tiyatrosu’nda, tiyatronun doğuşunda önemli rolü olan Dionysos ile aşkın Tanrıçası Afrodith’in aşkını hatırlayıverdim. Dionysos ile aşk yaşayan Afrodith, Hera’nın gazabına uğrayınca budama bıçağıyla ortada gezinen ve devasa büyüklükte üreme organlarına sahip Priapos’u doğurur. Ama onu çirkinliğinden dolayı Olimpos’a kabul etmez. Priapos bereket simgesi olarak Lapseki’yi (Çanakkale) temsil eder. Antik Yunan’da oyun sırasında Priapos idogramı sahnenin tam ortasından geçirilir ve halkın ilgisi kazanılırmış.

Tiyatrodan çıkıp Akropol’e yöneliyoruz. 1956 depreminden sonra taşınan Geyre’nin altından Akropol ve tiyatro çıkmış. Akropolden günlük yaşama ait bulunan bulgular müzede sergileniyor. Akropolde yine küplerin yanısıra megaroid tarzı yapılar da ortaya çıkarılmış.

Buradan Sebastion’a yöneliyoruz. Roma döneminde Afrodith adına yapılmış bir başka tapınak. M.S. 50’li yıllarda Tiberius zamanında başlanıp Nero zamanında tamamlanan tapınak, adını Augustus’tan almış. Onunla eş anlamlı ve ulu anlamında Sebastion denilmiş buraya. 90 m. uzunluğundaki caddeye bakıyoruz. Üç bölümden oluşuyor: Giriş binası üç katlı. Kabartmalarla süslü ve ızgara planına uyulmamış Sebastion’un ikinci katı mitolojik karakterle süslenmiş: Eros’un doğumu, Apollo, Meleager, Archiles, Penhesilea, Nyssa ve çocuk Dionysus. Üçüncü katında ise imparatorlarla ilgili görüntüler var: Augustus, Germanicus, Lucius, Gaius Ceasar, Cladius ve Agrippa, Troy’dan kaçan Promethus ile birlikte Aeneas.

Depremlerden sonra paganizm sona erince Sebastion, alışveriş merkezi olarak kullanılmış. 90 m. uzunluğundaki yolun sonunda bir zafer tapınağı vardır. İlerliyoruz. Onlarca maska selam verip geçiyoruz.

Stadyum: Müzenin önüne geldiğimizde sağa dönmeyip sola devam ettiğimiz ve stadyumu görmediğimiz için gezmediğimiz tek yer olan stadyuma doğru ilerliyoruz. Ne kadar yürüyeceğimizi bilmediğimizden yolun kısa olması için dua ediyoruz. Dualarımız kabul oluyor. Beş yüz metre kadar gittikten sonra girişe geliyoruz. Girişte önümüzdeki grubun yüz ifadelerinden inanılmaz bir şeyin bizi beklediğini anlıyoruz. Evet, görüyoruz, inanılmaz. Aman Tanrım, ne kadar da büyük, ne kadar da ihtişamlı… (Ben önceden fotolarını görmüş ve filmlerini seyretmiş olsam bile gerçeği bir başka.)

Afrodisias

Otuz bin kişilik stadyumun ölçüleri 262×59 m. Otuz sıra oturmalı yerlerde oturma hakkı olanların isimleri ve meslek grupları kazınmış. (Dericiler, kuyumcular ve ayrıca miletliler vb.) Buradaki grafitilerde pek çok anlatı bulunmuş. M.S. 1.yy’da yarışmalarda ve gladyatör dövüşlerinde seyircilere zarar gelmemesi için duvar örülmüş. İmparator Theodosius fermanıyla pagan özellik taşıyan yarışmalar yasaklanmış. Pagan yarışmaları içinde kuşkusuz atletizm, şiir edebiyat, cirit-disk atma, at yarışı ve müzik yer alırdı. Bu güzel yarışların yerine boğa güreşleri ve gladyatör çekişmeleri almıştır. (Erken Hıristiyanlık dönemi) Atlet sözcüğü, “athlos”tan gelir. Athlos; mücadeleden acı çeken anlamında kullanılırmış o dönemde. Atletin ödülü maddi değil, onur yükseltici olurmuş. Stadyumun duvarları şehrin surları içinde kabul edilirmiş ve buraya sur yapılmamış. Stadyuma güney cepheden seyirciler, sporcular ve protokol doğu ve batı tünelden girerlermiş. Beş anıtsal girişi olan stadyumun çıkışları kentin caddelerine açılıyormuş. Aslan ayaklı kabartmaların olduğu yerde protokolün oturduğu düşünülüyormuş. Batı tünelinin kilit taşında Hermes (sporu icat eden ve onları koruyan Tanrı), doğu kilit taşında da Herakles (fizik ve moral gücün simgesi olan Tanrı) kabartmaları varmış.

Tonozlu tünelleri inceliyorum. Hermesli, Heraklesli yarışları gözümün önüne getirmeye çalışıyorum. Tüylerim ürperiyor. Haklarında çok şey bildiğimiz ama ne hissettiklerini asla bilemediğimiz insanları düşünmek beni etkiliyor. Böylesine güzel yarışları sadece kendilerinden öncekilerin inançları farklı diye yok saymak, onun yerine daha vahşi yarışları getirmek, burnumun direğini sızlatıp insanlıkla ilgili umutlarımın eksilmesine neden oluyor.

Bu muhteşem yeri bir de daha yukarıdan görmek istiyorum. Stadyumun etrafından dolaşıp tırmanıyorum. İşte stadyum ayaklarımın altında. Binlerce yıl öncesine gidiyorum. Toprağa egemenlik arttıkça kadına atfedilen özelliklerin daraltıldığı ve neredeyse yok sayılan günümüz insanlarından biri olarak Afrodith onuruna yapılan yarışları izlemeye başlıyorum. Atletler, şairler, müzisyenler… Sahnede resmi geçitte. Birden Ana Tanrıça’yı önemsiz ve itici anlatan Romalı Catullus geliyor aklıma. Ardından Heseidos, Homeros… Hep birlikte, el ele bitirmişler Ana Tanrıça’yı ve Ana Tanrıça kültünü.

Antik dünyanın en iyi korunmuş stadyumunu terk ederken biraz kızdığım, Afrodith’e sıcağım artık. Biliyorum ki o Ana Tanrıça. Göksel Babalık her ne kadar onu cinselliğiyle öne çıkarsa da o, herkese meydan okuyor. Ben, Matar’ın bir parçasıyım, aşağılasanız da yok saysanız da, diyor.

Müze’nin önünden geçip çıkışa yöneliyoruz. Ben nekropol buluntularını tekrar inceliyorum. Kharon adlı kayıkçıya para vererek Hades’in diyarına geçmek isteyen ölüler, aynı zamanda bu nehirde hafızalarını sıfırlayıp bir çeşit katharsis yaşayan ruhlar dünyaya bir daha gelecekleri günü beklemeye başlarlar. Lahitlerin içine bakıp onları görmeye çalışmak nafile. Ama onların ardından gözyaşı dökmüş ağlayan kadınları görebilirsiniz.

Afrodisias’ı terk ettiğimizde ben daha farklı biriydim artık. Ömrüme Afrodisias’ı görmeyi de eklemiştim.

Şükran Engin Atmaca