Diyaloglar ‘2

Diyaloglar 2[Editörün Notu: Yazının ilk bölümü olan Diyaloglar isimli paylaşımı okumak için buraya tıklayabilirsiniz.]

Susmak ve Sevmek

‘Kim bilir kaç kişi sevişiyordur yataklarında.’ dedi oğlan.
‘Muhtemelen iki kişilerdir.’ dedi kız. Gülüştüler.

Akşam olmuştu. Karşıyaka’nın ışıkları denize yansıyordu. Oğlan konuştu.
‘Şu ışıkları yakamoz sananın aklına şaşarım.’
‘Değil mi?’ diye sordu kız.
‘Bilimsel olarak değil.’ dedi oğlan.
‘Nasıl yani?’
‘Yakamoz ayın yansımasına denir.’ dedi. Kız utandı. Utanması aslında bilmemesinden değil, bildiği halde pot kırmasından kaynaklanıyordu.
‘Tabi ya…’ diyebildi kız sessizce.
‘Üç saattir burada oturuyoruz. Bir çok şey konuştuk.’ dedi oğlan.
‘Evet. Seninle konuşmak güzel.’
‘Seninle de.’
‘Uzun zamandır bir kadınla böyle bir sohbet etmemiştim.’
‘Neden?’
‘Entelektüel bağlamda kadınlar erkeklere oranla daha az şey biliyorlarmış gibi geliyor bana. Yanlış anlama sakın, kadınlara karşı herhangi bir küçük düşürücü düşüncem yok.’
‘Aslında biraz önce söylediklerin küçük düşürücüydü.’ dedi kız gülerek.
‘Biraz öyle oldu, evet. Belki de hayatıma giren kadınların hiç biriyle gerçekten konuşmanın, tartışmanın tadına varamamışımdır. Ayın yansımasının yakamoz olduğunu bilmek ne kazandırır ki bize? O ay orada duruyor. Kim bilir kaç zamandır orada duruyor. Ben buna yalnızlık diyorum. Düşünsene ne kadar zamandır yalnız olduğunu orada. Arada insanoğlu ayak basıyor. Sanki bok var. Ay ulan işte. O sır orada dursa ne kaybederiz ki? Veya güneş, kaç zamandır yaşam formlarına enerji verip ısıtıyor. Ayak bastık mı? Basamayız. Çünkü ölürüz. İleride belki teknoloji o kadar ilerler ki güneşin üzerinde dolaşılabilecek kıyafetler geliştiririz. Peki oraya gidince ne olur? Hiç! Koca bir hiç. Orayı da öğrenince ne kalacak geriye? Bilim dediğimiz şey mucidinin ölümüyle ilerliyor. Son iki yüz yıldır öyle. Mantığımızı aşacağız. Ne olacak, aslında doğa yalnızken insan yalnızlaşacak.’

‘Babasına kızıp bütün dünyaya kafes benzetmesi yapan bir çocuk gibi konuştun.’ dedi kız gülerek. Oğlan güldü. Kız devam etti.
‘Bende bu kadar kin olsaydı yaşayamazdım. Sevmek daha ilginç bir keşif. Bence insanların keşfetmesi gereken şey bu olmalı.’
‘Keşifler yapılır lakin devamlılığı olmaz.’ dedi oğlan.
‘Bu ne demek şimdi?’
‘Bilmiyorum. Bir düşün bakalım.’
‘Pekala.’ dedi kız. Oğlan denize bakarken kız ona bakıyordu.
‘Beni mi düşünüyorsun?’ diye sordu oğlan kızı göz ucuyla süzerek.
‘Buna kesinlikle evet demeliyim çünkü ilginç bir çekiciliğin var.’ dedi kız.
‘Yani şu an dört duvar arasında olsak bana daha yakın olurdun.’
‘Bir bakıma.’ dedi kız.
‘Cesursun.’
‘Bir bakıma.’ diye tekrarladı kız.
‘Bana bir şiir okur musun?’ diye sordu oğlan.
‘Bu konuda pek başarılı olduğumu düşünmüyorum.’
Oğlan bu sefer kıza dönüp, gözlerinin tam içine bakarak,
‘Bu ses tonundan umman akar buraya.’ dedi. Kız şaşırmıştı.
‘Şimdide iddialı bir romantik oldun.’ dedi gülerek. Oğlan hiç tepki vermeden tekrar başını denize döndürdü. Sonra bir şey oldu. Tam arkalarından bir bisiklet geçti. Küçük bir çocuk sesi duyuldu. Ve kız şiir okumaya başladı.

‘Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
ikincisinde daha çok hata yapardım.’ İkinci cümlede heyecandan bir kaç kelimeyi yutmasına rağmen devam etti.

‘Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar.
Çok az şeyi ciddiyetle yapardım.’ Kusursuzdu. Sesi iyice güzelleşiyor, vurgular yapıyor, suratına neşeli mimikler yerleştiriyor ve el kol hareketleriyle bütünü tamamlıyordu. Birden ayağa kalktı, iki adım ileri gitti ve,
‘Daha çok güneş doğuşu izleeer,
Daha çok dağa tırmanııırr,
Daha çok nehirde yüzerdiim.’ Bağırıyordu. Oğlan da aynı şekilde büyülenmişti. İki adım daha ileriye atıp bariyere çıktı. Oğlana döndü. Denizle arasında hiç bir şey yoktu. Tekrar şiirle bütün oldu.
‘Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur. Anlar, sadece anlar. Sizde anı yaşayııın.’ Tekrar aşağıya indi. Oğlanın yanına oturdu. Bu arada şiiri okumaya devam ediyordu. Son dizelerde oğlan da ona eşlik etti. Buruklaştılar. Şiirin bütün hakimiyeti onlardaydı artık.
‘Ama işte seksen beşimdeyim ve ÖLÜYORUM.’

‘Bu büyüleyiciydi.’ dedi oğlan suratına yayılan müthiş tebessümle. ‘Borges’i hiç bu şekilde dinlememiştim. Üstelik sadece okumakla kalmadın tiyatral bir hal yarattın. Mucizeviydi. Bunu yapmayı nereden öğrendin?’
‘Senden.’ dedi kız. Oğlan şaşırdı. Kız tekrar konuştu.
‘Birden yanındayken gerçekten hiç bir şeyden çekinmeyeceğimi anladım. Ben buna huzur derim.’
‘Anladım.’ dedi oğlan başını tekrar denize döndürerek. Kız anladı.
‘Ne kadar zamandır sevmekten korkuyorsun?’ diye sordu.
‘Bunu nereden çıkardın?’ diye sorarak kıza aslında en büyük kozu vermişti. Soruya soruyla karşılık vermek bir savunma mekanizmasıydı ve kız bunu çok iyi biliyordu.
‘Öyle bir korkum yok.’ dedi oğlan. Doğru söylüyordu. Zaten hiç yalan söylememişti. Kimseye, ömrü boyunca. Devam etti.
‘Sadece bir belirsizlik. Aklımın bir yerinde, nerede olduğunu bilmediğim bir şey beni engelliyor. Ah o belirsizlikten çıkmayı ne kadar çok istediğimin farkına vardım.’
‘Sevmek senin için bir belirsizlikse ve sen aslında belirsizlikten korkuyorsundur. Bu da bizi aynı doğrultuda sevmekten korkmaya götürür.’ dedi kız kendinden emin ve aslında içinde büyüyen endişeyle.
‘Bana bir baksana, başarısız bir yazar, başarısız bir romantik, başarısız bir işsizim. Şimdi benden umut dolu cümleler kurmamı mı istiyorsun? Sen sevmeyi başarabilen tiplerdensin. İnsanı okumayı çok iyi biliyorsun.’
‘Bu ağır geldi. Lakin ben aynı zamanda inatçıyımdır.’
‘Ne anlamda.’
‘Kimse senden başarılı olmanı beklemiyor ki. Bazen olan şeyleri bütünüyle kabul etmek gerekir.’ dedi. Sustular. Bir çocuk elinde mendille geldi. Oğlan, ‘henüz ağlamadık.’ dedi. Çocuk işinin verdiği haylazlıkla, ‘Belki burnun ağlar ağabey.’ dedi. Mendili alıp çocuğa para verdikten sonra başını okşadı. Kız hiç beklemeden.
‘İşte bu sevmekti.’ dedi. Uzun bir müddet daha konuşmadılar. Sonra oğlan birden şakımaya başladı.

“Biliyor musun? Kime yazdığımı bilmeden aşk sözcükleri fısıldıyorum bazen. Mesela diyorum ki; ‘Bir şiir olsam, seni anlatırdım okuyanlara.’ Aşka yazmayı o son yazımda bıraktığımı düşünüyordum. Beyin denen şey mucizevi vesselam. Sen farkında olmadan alışkanlıklar oluşturuyor sende. Sen aşka yazmaktan vazgeçsen de ve hatta belki korksan da bir an geliyor ve dökülüveriyor dudaklarının arasından birkaç kelam. Kime yazdığını bilmeden söyletiyor kendini. Kafka’yı düşündüm geçenlerde. Milena’ya yazdığı mektupları düşündüm. Ne acı dolu sözlerdi onlar. Bir keresinde şöyle diyor Milena’ya: ‘Bak Milena. En çok seni seviyorum diyorum, ama gerçek sevgi bu değil belki. Sen bir bıçaksın bende durmadan içimi deşiyorum o bıçakla dersem gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki.’ Tanrım ne acı dolu söz bunlar böyle.” dedi. Kız hayretle oğlana baktı. Oğlan devam etti.

‘Biliyor musun? Kafka ile Milena sadece üç kez görüşebilmişler hayatlarında. Kafka ciğerinde vuku bulan sorunun Milena’ya olan aşkından ortaya çıktığını düşünerek sonlandırmış ilişkilerini. Milena Nazi kamplarının birinde böbrek yetmezliğinden ölmüş, Kafka ise ciğerinden. Belki de onlar çoktan ölmüştü. Merak etme sana onların hayat hikayelerini anlatarak sıkmayacağım. Belki de söylemek istediğim bazı şeyler vardır. Neyse. Ne diyordum aşka yazmayı uzun zaman önce bırakmıştım. Bir insan kime yazdığını bilmeden, aşk sözcükleri fısıldayabilir mi? Bilemiyorum. Belki olabilir. Belki içimde bir yerde aşk sözcüklerini isteyen biri vardır. Sana da oluyor mu? Ben bunları anlatırken, içinde aşk sözcükleri isteyen biri var mı? Ne çok soru var Tanrım!’ Kız tekrar hayretle oğlana baktı ve,

‘Elbette o sözcükleri isteyen biri var. Bir yerden başlamalısın.’ dedi.
‘Nereden başlamalıyım bilmiyorum.’
‘Yanlış anlama ama babaannemin bir lafı vardır. Bazı şeyler yakınındadır ve sen onu göremezsin diye.’ dedi gülerek. Oğlan anlamıştı.
‘Çok oturduk biraz yürüyelim mi?’ diye sordu.
‘Oh Tanrı’ya şükür.’ dedi kız. Ayağa kalktılar. Kız oğlanın koluna girdi. Yürüdüler. Oğlan,
‘Bu arada adın neydi?’ diye sordu.
‘Evet bu güzel bir başlangıçtı.’ dedi kız gülerek.

Tuncay Ünaydın