Ruhuna Dokun

Ruhuna Dokunİçinde bulunduğumuz hayat şartlarının yoğunluğuna kapılıp aksattığımız kendimiz, en çok bize biz dokunamıyoruz, sevemiyoruz, vakit ayıramıyoruz.

Her türlü mükemmeliyetçiliğe bürünmüş benliğimiz, ona ördüğümüz zırh içinde çoktan tozlanmadı mı dersiniz? Hangi ruh hapsedildiği camdan fanusu sahiplenip onun şeklini alabilir ya da o şekli alabildikten sonra hala tutkulu bir ruh olarak kalabilir? Eksikleri yüzünden mükemmel olduğuna inanmadığımız hiçbir şey yetersiz değildir aslında, keşke gözün gördüğü eksikliği tamamlayabilen ruhu çıkarabilsek içimizden belki de her şeyi tamamlayacak eksik parça içimizde; sözüm, özü ruhundan gelmeyenlerden dışarı… Onlara dokunmayın, zarar vermeyin, onlar dikenli tele takılıp kurtulmaya çalıştıkça kendi kendine zarar verecektir zaten.

Ruhunu tazele; kendine en güzel anını seç, en mutlu olduğun tek bir an bile olsa herkesin hayatında böyle bir an vardır. Gözlerini kapa, o an neler hissettiysen hisset, neler düşündüysen düşün, sonra kendine de ki; ‘Zor değil, ben bunu yaşadıysam tekrar yaşayabilirim’. Mutlu olmak için güzel anılarını, güçlü olmak için kötü tecrübelerini tekrar tekrar yaşa.

“Sevdiğiniz insanları düşünüyorsunuz, 
ama daha derine inin,
 sonunda sevdiğinizin onlar olmadığını göreceksiniz,
 siz bu sevginin 
içinizde yarattığı duyguları seviyorsunuz..!” demiş Friedrich Nietzsche, çok da doğru söylemiş, ruhumuz olmadan hepimiz birer makineyiz.

Çoğu hurdaya çıkmış bedenin, olduğu yerde çakılı kalması; yeni yerlere gidip, yeni şeyler görememesi, yeni keşiflerde bulunamaması, yeni tatlara açık olmaması, hayal kuramaması da bu yüzdendir. Duygularını hissedememe, kullanamama, sonunda yok etme eğilimi duyan siz; çok fazla acı çekmişler, siz kendinizi bir taşa çevirerek mi koruyacaksınız bir köşede taşa dönerek işte o zaman kendi katiliniz olmayacak mısınız? Ruhunuzun soğuk fırtınalarına karşı ördüğünüz kabuk taşlaşırken içi canlı kalacak mı sanıyorsunuz?

Deneyin, ben denedikten sonra geri hayata dönenini görmedim,tersine yanından geçtikleri nefes alan her şeyin ruhunu söke söke giderler, gelip geçtiği yerleri ardında bıraktığı izlerden anlarsınız; hepsi derindir, burnunuza yangın sonrası köz kokuları gelir, göz alabildiğine dumandır her yer.

İşte böyledir ruhunu beslememenin sonu, ruhun öcü budur sana verdiklerini yaşamaz ve etrafına güçsüz, asma köprüsü kapalı, her an savaşa hazır şatolar örmenin sonu budur, ruhunu kaybetmiş boş bir beden olarak yaşamak.

Nilgün Hepyalçın