Yaşamın Sırrı

Modern çağımızda, hayatlarımız koşturmaca içinde geçiyor. Bu koşturmaca içinde, kimi zaman ileride hatırlanmayacak kadar önemsiz; kimi zaman ise hayatımızın dönüm noktası olabilecek olaylarla karşılaşıyoruz. Peki, bizler karşılaştığımız bu olaylar karşısında nasıl tepkiler veriyoruz? Durumu kabullenip, köşemize mi çekiliyoruz; yoksa sinirlenip, olayın daha da mı üstüne gidiyoruz? Aslında bu noktadan yola çıkarak, hayata bakış açımıza göre üç ana grup oluşturabilir ve verdiğimiz tepkilerle, yaşam kalitemiz hakkında fikir sahibi olabiliriz. İsterseniz, vakit kaybetmeden ilk grubumuzla başlayalım.

Birinci grup: Yaprak misali savrulup duranlar ve sonra da yaşadıkları her şeye, “kader, kısmet” diyenlerdir. Bu yüzden, bu grubumuza “kaderciler” demek istiyorum. Kaderciler, her şeyin alınlarına doğarken yazıldığına ve hiçbir şeyi değiştiremeyeceklerine inanırlar. Bundan dolayı da evde oturup kaderlerine ağlayarak, ömürlerini geçirirler. Daha güzel bir yarın hazırlamak için bugünlerini değerlendirmeyi bilmezler. Çünkü onlar, kendilerine acımakla meşguldür. Kafalarını kaldırıp da çevrelerine bakmazlar bile. Kafaları olması gerektiği gibi, her daim kumun içindedir. Sorsanız; onlara göre, bu da kaderdir. Kadercilerin, doğarken kaderleri çizilmiştir ve artık yapılacak tek şey, onu yaşamaktır.

İkinci grup: Önündeki 5-10 yılını programlamış, aşırı denetimci kimselerden oluşur. Bu grup, mükemmelin peşindedir ve hiçbir işini şansa bırakamaz. Onlar, mükemmeliyetçidirler. Bu gruptaki insanların hayatında rastlantı yoktur. Hele kader hiç yoktur. Her şey, insanın kendi elindedir. Bugünden iyi hazırlanılırsa, mükemmel yarınlar inşa edebileceğini düşünür. Durmadan plan yapar. Günü, haftayı, ayları hatta yılları planlarlar. Böylelikle, hayatlarında hiçbir sorun olmayacağını zannederler. İşler umduğu gibi gitmediğinde ise, kendini büyük baskı altında hissederler. Kendini savunmasız kalmış ve ne yapacağını bilemez bir halde bulurlar. Bu çaresiz durum, taa ki yeni bir plan yapana kadar devam eder. Bu, bir döngüdür artık ve ne yazık ki, çıkış kapısı bulunmamaktadır.

Bundan bir yıl öncesine kadar, ben de mükemmeliyetçiler arasındaydım. Kaderin, insanın kendi seçimleri sonucunda oluştuğunu düşünürdüm. Bundan dolayı da her şey kontrol edilmeliydi ve her şey mükemmel olmalıydı. Bu düşüncemin, ne kadar anlamsız olduğunu ise; yaşadığım sağlık sorunundan sonra anlayabildim. Her şeyin, benim elimde olduğunu düşünmekle ne kadar yanılmışım; işte o zaman anladım. Yaptığım hatayı fark ettiğim dönemde, John Lennon’a ait bir söz okumuştum. “Hayat, sen başka planlar yapmakla meşgulken; başına gelen şeydir.” diyordu. Tam da buydu olan. Ben, yaşayacağımı bile bilmediğim zamanı planlayıp duruyordum. Sonundaysa, planlarımda olmayan bambaşka bir yerde buldum kendimi. Bu süre zarfında ise, ne mi öğrendim? Şimdi bahsedeceğim; son gruba ait bakış açısını, benimsemem gerektiğini.

Bu grubumuz, elinden geleni yapan ve sonucu kadere bırakanlardır. Uzun süreli plan yapmak; ne kadar yaşayacağımızı bilmediğimiz şu dünyada, gerçekten anlamsız. Tabi, bir yandan da gideceği limanı bilmeyen bir gemiye, hiçbir rüzgar yardım edemez. Bunu da unutmamak lazım. O zaman, önemli olan dengeyi sağlamak. Belki de işin sırrı, tam da bu noktadadır. Planlar yapmalıyız ama onların kölesi olmamalıyız. Hayata karşı her zaman esnek olmalıyız ki kırılmayalım. Her şeyden önemlisi ise yeri geldiğinde, kaderi de kabullenmeliyiz. Biz elimizden geleni yapsak da bazen olmuyorsa, olmuyordur. O zaman çok düşünmeyip, fazla da üstelememiz lazım. En iyisi, her şeyi doğal akışına bırakmaktır. Mark Twain’in dediği gibi, “Hayat, Tanrı’nın bize sunduğu bir armağandır; onu değerlendirme şeklimizse, bizim Tanrı’ya sunduğumuz bir armağandır.” Hepimizin, Tanrı’ya güzel armağanlar sunması dileğiyle…

Tuğçe Büyükabacı